Mayoi Snail – 005

ss2016-09-11at03-07-32“Kayıp İnek,” dedi Oshino Meme,1000 yıllık uykusu bölünmüş gibi öfkeli bir sesle. Düşük tansiyonlu bir insan olmadığı halde uyanmakta güçlük çekiyordu. Günlük sosyal haliyle şu halinin arasındaki fark can yakıyordu. “Bu olsa olsa kayıp inek olabilir.”

“İnek? Hayır, inek değil. Salyangoz dedi.”

“Eğer kanjiyle yazarsan, içinde inek olduğunu görürsün. Ah, Araragi-kun, salyangozu katakanayla mı yazıyordun? IQ seviyen amma düşükmüş. ‘Sarmal’ kanjisini alıyor, soldaki ‘su’ radikalini ‘böcek’ radikaline çeviriyor. Geriye sadece ‘inek’ kanjisini eklemek kalıyor ve böylece salyangozu elde etmiş oluyorsun.”

“Sarmaldan…salyangoza, demek?”

“Kendi başına ‘ka’ ya da ‘ke’ diye okunuyor, ama salyangozdan başka şekilde okunduğuna kolay kolay rastlayamazsın. Bir salyangozun kabuğu sarmaldan oluşur sonuçta. Aynı zamanda “musibet” anlamına gelen kanjiyle de benzerlik taşıyor… belki de sembolik bir anlamı vardır. İnsanları yanlış yola sürükleyen sayısız canavar mevcut, ama çıkmaza sürükleyenlere gelince.. Eğer onlardan biriyse ve bir salyangozsa, o zaman kayıp inektir. Bu mevzuda, şeklini değil de özünü kastediyor, yani inek ve salyangoz özünde aynı oluyorlar. Şekli de insan olarak resmediliyor. Araragi-kun, genelde canavarlar söz konusu olduğunda onlara isim veren kişiyle resmeden kişi aynı olmuyor. Hepsi için aynı anlamı taşıyor diyebiliriz. Genelde isim önce gelir. İsim dediğime bakma ama gerçekten genelde böyle oluyor. Yani hafif romanlar için yapılan çizimler gibi düşün. Bir karakterin görselleri ortaya çıkmadan önce, karakterin kişilik özellikleri çoktan belirlenmiştir. İsmin bedene karşılık geldiği söylenir, ama buradaki beden dediğimiz şey fiziksel formu ya da dış görünüşü değil. Özüne karşılık geliyor… Haaaaaah.”

Sesi gerçekten uykulu çıkıyordu.

Hoş, kişiliğini tam yansıtamadığı için konuşması kolay oldu. Oshino’yla konuşmak çok yorucu olabiliyor.

Salyangoz.

Stylommatophora ağacından spiral kabuklu bir kara pulmonatı.

Sülüklere çok daha sık rastlanır ama onlar kabuklarından sıyrılabilmeyi başarmış olanlardır.

Üzerlerine tuz serpiştirirsen, erirler.

Kaldığımız yerden devam edersek, Senjougahara Hitagi, Hachikuji Mayoi, ve ben yeniden denemiş ve bunu 5 kez tekrarlamıştık. Tam aradığımız yere çıkacak kestirmelerden inanılmaz uzun ve yoldan sapmış dolambaçlara kadar her şeyi denedik, ama her biri absürt bir şekilde boşa çıktı. Hedefimize yakın olduğumuzdan emindik ama bir türlü ulaşamıyorduk. En son kapı kapı gezmeyi bile denedik, her eve uğradık ama o bile sonuç vermedi.

Ciddi ciddi son çare olarak, Senjougahara cep telefonunun GPS gibi bir şey üzerinden navigasyon adında değişik bir fonksiyonunu kullandı (Gerçekten anlamadım).

Her nasılsa, veriyi indiremeden telefonu sinyal vermeyi kesti.

İşte tam o noktada ben, sonunda istemeyerek ve çok çok geç kalarak ne olduğunu anlamıştım. Hiçbir şey demiyordu ama Senjougahara bunu çok önceden sezmişti; hatta Hachikuji bile neler olduğunu bizden çok daha iyi biliyor gibi görünüyordu.

Benim için, bir iblisti.

Hanekawa için, bir kediydi.

Senjougahara, için, bir yengeçti.

Ve Hachikuji, salyangoz gibi görünüyordu.

Ne olursa olsun öylece pes edemeyeceğim anlamına geliyordu. Kendi başımıza çözüm bulamadığımız sorun öylesine bir çocuğun kaybolmasından ibaret olsaydı, onu bir karakola götürür ve yardımcı olabildiğimiz için kendimizi iyi hissederdik. Fakat, işin içine o tarz şeyler karışmıştı…

Senjougahara da Hachikuji’yi öylece karakola götürmeye karşı çıkmıştı.

Senjougahara yıllarca o tarz şeylerin içinde batmıştı.

Eğer o böyle hissediyorsa, hiç şüphe yoktu.

Üstelik, bu aynı zamanda Senjougahara’nın ve benim kendi başımıza çözemediğimiz bir problem olduğunu da gösteriyordu. İkimizin de öyle büyük özel güçleri falan yoktu. Yapabileceğimiz tek şey bunun o tarz şeylerden biri olduğunu bilmekti.

Bilgi güçtür demişler.

Aynı şekilde, sadece biliyor olmak bizi güçsüz kılıyordu.

Aldığımıza pek de memnun olmadığımız hızlı ve kirli bir karardı, ama tartışmamızın sonunda, Oshino’ya danışmaya karar verdik.

Oshino Meme.

Beni kurtarmıştı… hayır, bizi.

Hoş, sizi kurtarmamış olsaydı elinizden geldiğince karşılaşmamaya çabaladığınız bir insan tipi olacağı aşikardı. Otuz yaşının üzerinde olmasına rağmen kalacak yeri olmayan ve yaklaşık 1 ay önce bu şehre geldiğinden beri terk edilmiş bir okul binasında yatıp kalkan biriydi. Sadece bu bile normal bir insanı itmeye yeterdi.

Şimdilik, bu şehre karşı bir ilgim var..

Böyle demişti.

Ve böylece, kolayca kaybolabilen gerçek bir gezgin haline gelmişti. İşin tuhaf kısmı, Senjougahara’nın mevzusu için geçen pazartesi ve sonuca bağlamak için de salı günü görüşmüştük.  Üstüne ben de Oshino’yla geçen gün görüşmüştüm. O harabeyi terk etmediği barizdi.

Geriye sadece ona ulaşmak kalmıştı.

Cep telefonu yoktu.

Bu da tek seçeneğin oraya gidip karşılıklı konuşmaktan ibaret olduğu anlamına geliyordu.

Senjougahara, Oshino’yla henüz geçen hafta tanışmıştı ve onu pek tanımıyordu. Gitmeye aday olan doğal olarak ben iken, Senjougahara kendisi gönüllü oluverdi.

“Bisikletini ödünç verir misin?”

“Olur ama yolu biliyor musun? İstersen kağıda çizeyim.”

“Araragi-kun, senin gibi kötü hafızam olduğunu varsayıp benim için endişelenerek beni mutlu etmeyeceksin. Bilakis, beni üzeceksin.

“…Demek öyle.”

Ettiği laf beni üzdü.

Gerçekten üzdü.

“Dürüst olayım, bu bisikleti park yerinde gördüğüm andan beri sürmek istemiştim.”

“Demek en iyisi olduğunu söylerken de dürüsttün… Ben öbür türlü düşünmüştüm, etratfaki en dürüst insan değilsin malum.”

“Bir de,” dedi Senjougahara, kulağıma fısıldadı. “Beni o veletle yalnız bırakma.”

“……”

“Ne yapacağımı şaşırırım.”

Eh, bu pek de şaşırtıcı olmadı sanırım.

Ve Hachikuji’nin de böyle bir şeyi istemeyeceğine eminim.

Bisikletin anahtarını Senjougahara’ya verdim. Senjougahara bir ara bisikletinin olmadığını söylemişti, o yüzden pek değerli bisikletimi ona emanet etmek aslında biraz tehlikeliydi. Yine de içimde sorun çıkmayacağına dair bir his vardı.

Ve böylece Senjougahara bana ulaşana kadar beklemek zorunda kalmıştım.

Ortada hiçbir sebep yokken o parktaki banka dönmüştüm.

Hachikuji Mayoi yanıma oturdu.

Aramıza rahatça bir kişinin daha sığabileceği kadar uzağa oturmuştu.

Eğer kaçmak isterse, istediği zaman kaçabilirdi.

Hatta, oturuşu sanki her an kaçacakmış gibiydi.

Senjougahara’yla olan konuşmamızı duymak, kalkanlarını iyice kaldırmasına sebep olmuştu. Biraz da olsa indireceğini ummuştum ama başarısız girişimim her şeyi daha kötü hale getirmişti. Sıfırdan başlamaktan başka çarem kalmamıştı.

Sonuçta, güven son derece önemliydi.

Peh…

Sanırım onunla konuşmayı denemeliyim.

Daha öncesinde bir şey dikkatimi çekmişti.

“Bir ara annenden bahsettiğini hatırlıyorum. Ne demek istedin? Tsunade-san akraban değil miydi?”

“……”

Cevap yok.

Görünüşe göre, sessiz kalma hakkını bir kez daha kullanıyordu.

Aynı tekniğin tekrar işe yarayacağından şüpheliydim, üstelik bu teknik sadece şaka olduğu için komik olmuştu. Tekrar tekrar kullanmam kasten yaptığımı gösterirdi -bana bile-.

Ama yine de…

“Hachikuji-chan, biraz yaklaşırsan sana dondurma alacağım, gelir misin?”

“Hemen!”

Hachikuji hızlıca bana doğru kaydı.

…Anlaşılan sözümü tutup tutmamamın hiçbir önemi yoktu..

Hatta, ona henüz kuruş bile vermemiştim. Manipüle etmeye çok müsait bir insandı demek.

“Neyse, ne diyordum…”

“Ne diyordun?”

“Annen.”

“……”

Ve sessiz kalma hakkı geri gelmişti.

Yine de konuşmaya devam ettim.

“Akrabanın evi derken yalan mı söylüyordun?”

“…Yalan değildi,” dedi Hachikuji hırçın bir ses tonuyla. “Annem de akrabam sayılır.”

“Tabi, doğrudur, ama…”

Kılı kırk yarmak değil mi bu?

Ve neden bir kız pazar günü sırt çantasıyla annesinin evine gidiyordu ki?

“Ayrıca,” dedi Hachikuji yine aynı hırçın tonla. “Ona annem demiş olsam bile, maalesef o artık benim annem değil.”

“Ah…”

Boşanma.

Sadece babayla yaşama.

Benzer bir hikayeyi kısa süre önce duymuştum.

Senjougahara’nın ailesinin hikayesi.

“3. sınıfa kadar soyadım Tsunade’ydi. Babam beni alınca, Hachikuji oldu.”

“Hm? Bir saniye.”

Her şey iyice çorbaya dönmeye başlamıştı. Kafamda tüm bilgileri toparlamaya başladım.

Hachikuji beşe gidiyor. Soyadı üçüncü sınıfa kadar Tsunade’ymiş (demek bu yüzden soyadı hakkında dediklerime bu kadar kızmıştı) ve sonra babası onu alınca Hachikuji olarak değişmiş. … Ah, anladım. Anne-babası evlenince, babası annesinin soyadını almış olmalı. Soyad illaki erkekten gelmek zorunda değil. Daha sonra boşanmışlar ve annesi, Tsunade-san, evden ayrılıp buraya taşınmış. Aslında, burası ailesinin evi olmalı.

Ve sonra Hachikuji bu pazar, Anneler Günü’nde, annesini ziyaret etmek için yola çıkmıştı.

O ad, anne ve babasının ona verdiği çok değerli bir isimdi.

“Ahh, ben de burada durmuş ağabeyin gibi sana anne-babanla takılmanı tembihliyorum..”

Niye böyle bir şeyi duymak istemediğini anlamaya başlıyordum.

“Hayır, sadece Anneler Günü olduğu için değil. Fırsat bulduğum her an annemin evine gitmek istiyorum.”

“…Anlıyorum.”

“Ama bir türlü ulaşamıyorum.”

“……”

Ailesi boşanmış ve annesi evden ayrılmıştı.

Annesini bir daha göremedi.

Annesini görmek istedi.

Ve böylece Hachikuji annesine gitmek istedi.

Sırt çantasını taktı ve..

Onunla…

“Karşılaştın demek.”

“Karşılaşmak derken ne demek istediğini anlamadım.”

“Hmm.”

Ondan sonra annesinin evine ne kadar gitmeye çalıştıysa da, bir kere bile ulaşamadı.

Sonsuz kez deneyip her seferinde başarısız olması bile kulağa aptal geliyor olabilirdi, ama o kadar başarısızlıktan sonra bile pes etmemiş olması bana göre muazzam bir şeydi.

Yine de…

“……”

Karşılaştırmak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama yaşadığı sorun Hanekawa, Senjougahara ve benim uğraştığım sorunlardan daha güvenli duruyor. Fiziksel ve zihinsel olarak hiçbir problemi yoktu. Aksine, yapabileceği bir şeyi yapamamıyor olmanın alelade sıkıntısını çekiyordu. İçsel bir sorun değildi.

Dışsaldı.

Hayatı tehlikede değildi.

Hiç sıkıntı çekmeden günlük yaşamını sürdürebilirdi.

Haklı bile olsam, sorunları hakkında sanki her şeyi biliyormuş gibi konuşmama kararı almıştım -ne olursa olsun-. Bahar tatilinde ne yaşamış olursam olayım, Hachikuji’yle bu şekilde konuşmaya hakkım yoktu.

Ve böylece gereksiz bir şey söylememeyi kafama koydum.

“Zor olduğunu biliyorum.”

Tek dediğim buydu.

Gerçekten, dürüstçe düşündüğüm şey buydu.

Aslında, başını okşamak istiyordum.

Denedim de.

“Hırrr!”

Elimin ısırıldığıyla kaldım.

“AAAH! Bu ne içindi be velet?!”

“Hıııırrrrrrrrrrr!”

“Elim! Koptu elim!”

Bu ne bir şakaydı, ısırıyormuş gibi yapmıyordu, ne de utancını saklamaya çalışıyordu. Var gücüyle gerçekten ısırıyordu. Hachikuji’nin dişlerinin derimi ve etimi delip geçtiğini hissedebiliyordum. Görmediğim halde kanlar boşaldığından emindim. Gülüp geçilecek bir yanı yoktu.

Bunu niye yapıyor?! Bir dakika, farkında olmadan bu olayın gerçekleşmesi için gereken ne varsa hepsini gerçekleştirmiş olduğumu söylemeyin sakın! 

Savaş başladı demek mi oluyordu bu?!

Diğer elimi iyice sıkıp yumruk yaptım. Sanki havayı bile parçalayacak gibiydi. Sonra o yumruğu Hachikuji’nin karın boşluğuna indirdim. Karın boşluğu insan vücudunun hayati kısımlarından biri olduğu için yapacağı hiçbir şey yoktu. O vuruşa rağmen dişleri elime geçili kalmaya devam etmekteyken, Hachikuji hiç de fena değildi, bir anlığına dişlerinin baskısı hafifledi. Bu açığı kolumun absürt gücünü kullanarak değerlendirdim. Hachikuji dişimi ısırmakta olduğundan, vücudunun geri kalanı savunmasızdı. Ve şansıma, Hachikuji bankın üzerinde güçlükle ayakta duruyordu.

Yumruk attığım elimi açtım ve onu yukarıya kaldırdım. Bu esnada, beşinci sınıfa giden bir kızdan hiç beklenmeyecek kadar dolgun bir şey hissettim, ama sübyancı değildim, bu yüzden üzerimde neredeyse yok denecek kadar az bir etkisi olmuştu. Momentumu kullanarak onu havada döndürdüm ve ters çevirdim. Hala elimi ısırmaya devam ettiği için, ensesi ters tarafımda kalıyordu ama sorun olmayacaktı. Elimi ısırdığı sürece, başına doğru diğer elimi versem kolumu kaptıracaktım… gerçekten. Onu ters çevirmemle Hachikuji’nin vücudu sanki bir karate hamlesiyle ortadan ikiye ayrılmak için dizilmiş tuğla yığını gibi önüme serilmişti. Ve hedefim tam da buydu. Daha açık olmam gerekirse, hedefim daha önce bir kez yumruk attığım karın boşluğuydu.

“Khaahhh!”

Tam istediğim gibi oldu.

Hachikuji’nin dişleri sonunda elimden ayrıldı.

Akabinde mide öz suyu gibi bir şey öğürdü.

Sonra da bayıldı.

“Heh…Aslında, bu pek komik değil.”

Rahatlatmak için elimi boşluğa bıraktım.

“İlk seferin yanında bu zafer hiçbir şey…”

Orada, ilkokullu bir kızı insan vücudunun en merkezi yerlerinin birinden 2 kez yumruklamış, bayıltmış ve sonrasında nihilizmin doruklarını yaşamış liseli bir oğlan vardı.

Ve yine, o bendim.

……

Tokatlamak, avuçlamak ve fırlatmak bir yana dursun, bir kızı bayıltana kadar yumruklamanın savunulacak bir yanı yoktu.

Araragi Koyomi evrendeki en kötü adam ünvanını hak etmek için ne gerekiyorsa fazlasıyla yapmıştı. Üstelik bunu, Senjougahara’yı önünde soyunmak zorunda bırakmadan yapmıştı.

“Ahh…Ama o da beni aniden ısırmasaydı.”

Isırığın yaptığı yaraya baktım.

Iyyy…Oha, kemiğim gözüküyor… Bir insanın sadece ısırarak bu kadar zarar verebileceğini bilmiyordum..

Elbette, ne kadar acırsa acısın, bu şekilde bir yaranın iyileşmesi pek uzun sürmez. Öylece dikilsem bile.

Yara gözle görünür biçimde kapanırken, ileriye sarılmış bir filme benziyordu. Alışılmışın dışında bir varlık olduğumu bana tekrar hatırlattı. Bunu hatırlamak keyfimi kaçırıyor, acı bir his veriyordu.

Gerçekten bir zavallısın.

Evrenin en kötü adamı olduğunu mu sanıyorsun? Güldürme beni.

Sen kendini insandan mı sayıyorsun?

“Yüzünde korkunç bir ifade var, Araragi-kun,” dedi bir ses aniden.

Bir saniyeliğine, sesin Senjougahara’ya ait olduğunu düşündüm, ama olamazdı. Senjougahara hiçbir zaman böyle neşeli bir tonla konuşmazdı.

Karşımdaki sınıf temsilcisiydi.

Hanekawa Tsubasa.

Pazar günü olmasına rağmen okul kıyafetini giyiyordu. Onun için normal bir şey olmalı galiba. Onun gibi mükemmel bir öğrenci bu şekilde giyinmekten keyif alır. Her zamanki saç şekli ve gözlükleriyle, okuldaki halinden tek farkı elinde tuttuğu çantaydı.

“H-Hanekawa.”

“Şaşırmışa benziyorsun. Yani, bu da bir şey. He he he.”

Hanekawa bana alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Çok vurdumduymaz bir gülümsemeydi.

Hatta, tıpkı Hachikuji’nın daha önce yaptığı gülümsemenin aynısıydı..

“Burada ne yapıyorsun?”

“Eee, asıl sen burada ne yapıyorsun?”

Endişemi gizleyemiyordum.

Ne kadarını gördüğünü merak etmek zorundaydım.

Eğer Hanekawa Tsubasa isimli bu sabır küpü, adabı muaşeretin kitabını yazmış masumiyet timsali kişi ilkokullu bir kıza uyguladığım şiddete şahit olduysa, Senjougahara’nın görmüş olmasından daha kötü bir konumda olabilirim.

Üç yılın sonunda okuldan atılmak istemiyorum.

“Ben mi burada ne yapıyorum? Ben burada oturuyorum zaten. Eğer ikimizden birinin burada bulunmasında bir gariplik varsa o da sensin, Aaragi-kun. Burada bulunmanın belirli bir sebebi var mı?”

“Eee…”

Doğru ya.

Senjougahara ve Hanekawa aynı okula gitmişlerdi.

Devlet okulu olduğu için aynı semtte oturuyor olmalılardı. Bu yüzden, Senjougahara’nın eski mahallesinde Hanekawa’ya rastlıyor olmak son derece normaldi. Gerçi farklı ilkokullara gittikleri için, tam anlamıyla aynı bölgede yaşamıyor olmaları gerek.

“Yok öyle bir şey. Ben sadece…şey… zaman öldürüyordum ve-…”

Eyvah.

Zaman öldürüyorum dedim.

“Ah ha. Anlıyorum. Zaman öldürüyorsun. Ne kadar güzel. Yapacak bir şeyinin olmaması harika. Çok rahatlatıcı, değil mi? Sanırım be de zaman öldürüyorum.”

“……”

Senjougahara’dan tamamiyle farklı bir varlıktı.

İkisi de zeki olmasına rağmen sınıf birincisiyle birinci arasındaki fark bu olmalı.

“Evde durmanın benim için ne kadar zor olduğunu biliyorsun, değil mi Araragi-kun? Kütüphane kapalı olduğundan pazar günleri benim için yürüyüş demek. Sağlıklı üstelik.”

“Fazla kasıyorsun bence.”

Hanekawa Tsubasa.

Esrarengiz şekilli kanatları olan kız.

Okulda sabır küpü, adabı muaşeretin kitabını yazmış masumiyet timsali, sınıf temsilcilerinin de temsilcisi ve  kusursuz; ama aile yaşamında tüm bunlarla çelişen bir uyumsuzluk var.

Uyumsuzluk ve bozukluk.

Bu sebepten dolayı, bir kedi tarafından ele geçirildi.

Kalbindeki minicik bir boşluktan doğru ele geçirilmişti.

Kimsenin gerçek anlamda mükemmel olamayacağına dair güzel bir örnek olabilirdi bu; ama kediden kurtulup sorunları çözüldüğünde tüm her şey hafızasından silinmişti. Ve böylece uyumsuzluk ve bozukluk tam anlamıyla çözülememişti.

Uyumsuzluk ve bozukluk olduğu gibi kalmıştı.

“Kütüphanenin pazar günleri açık olmaması ne kadar yobaz bir yerde yaşadığımızı gösteriyor. Ah ha. Hiç hoşuma gitmiyor bu durum.”

“Kütüphanenin nerede olduğunu bile bilmiyorum.”

“Yapma ama. Deme böyle şeyler. Çoktan pes etmişsin izlenimi veriyor. Üniversite sınavlarına daha çok var, yapabilirsin.”

“Hanekawa, bazen içi boş cesaretlendirmeler doğrudan hırpalanmaktan daha acı verici olabiliyor.”

“En azından matematiğin iyi, değil mi, Araragi-kun? Matematiğin iyi olduğu sürece diğerlerini yapamamana imkan yok.”

“Ezberlenecek bir şey olmadığı için matematik kolay.”

“Hiç yardımcı olmuyorsun gerçekten. Aman, neyse. Bunun için sana sadece “Hadi ama” diyebilirim. Bu arada, Araragi-kun, şu senin kız kardeşin mi?”

Hanekawa bankın yanında yatan Hachikuji’yi işaret etti.

“Kardeşlerim bu kadar küçük değil.”

“Ah.”

“Ortaokula gidiyorlar.”

“Hmm.”

“Ee, kaybolmuş. Adı Hachikuji Mayoi.”

“Mayoi?”

“Gerçek ve alacakaranlık kelimelerinin ilk kanji karakterlerinden oluşuyor. Soyadı da -…”

“Nasıl yazıldığını biliyorum. Kansai bölgesine özgü yaygın bir isim. Kulağa epey tarihi ve ihtişamlı geliyor. Şimdi düşününce, sanırım Shinonome Monogatari’deki tapınağın adı… yok, bekle. Aynı kanji değil.”

“…Her şeyi biliyorsun, değil mi?”

“Her şeyi değil. Sadece ne biliyorsam onu biliyorum.”

“Ah, demek öyle…”

“Hachikuji Mayoi, demek? Birbiriyle uyumlu iki güzel isim. Ah? Galiba uyandı.”

Hachikuji’nin açılıp kapanan gözlerine baktım. Etrafını kolaçan edermişçesine sağa sola bakındı ve doğruldu.

“Merhaba, Mayoi-chan. Bu ağabeyin arkadaşıyım. Adım Hanekawa Tsubasa.”

Çocuk programı sunan insanlar gibi konuşuyordu.

Hanekawa evcil hayvanlarıyla bebek ağzı yaparak konuşan tiplerden olmalıydı.

Hachikuji cevapladı, “Lütfen benimle konuşma. Senden nefret ediyorum.”

Herkese aynı şeyi mi söylüyor?

“Ah? Benden nefret etmeni sağlayacak bir şey mi yaptım? İlk tanıştığın insanlara böyle şeyler söylememelisin, Mayoi-chan. Uri uri.”

Nasıl olduysa Hanekawa, Hachikuji’nin lafından etkilenmemişti.

Bununla da kalmayıp benim daha önce yapamadığım şeyi kolayca aradan çıkarmıştı: Hachikuji Mayoi’nin başını okşamak.

“Hanekawa, çocukları sever misin?”

“Hm? Sen sevmez misin?”

“Hayır, sevmeyen ben değilim aslında.”

“Hmm. Yani, evet, çocukları severim. Bir zamanlar böyle bir çocuk olduğumu hayal edince, içim ısınıyor. Uri uri.”

Hanekawa, Hachikuji’nin başını okşamaya devam etti.

Hachikuji direnmeye çalıştı.

Ama işe yaramıyordu.

“I-ıhhhhh…”

“Çok tatlısın, Mayoi-chan. Ahh! Yerim seni ben. Yanakların nasıl da tombul ve yumuşak. Kyaah!! Ah, ama…”

Sesi bir anda değişti.

Okulda bana hitap ettiği o ses tonu geri gelmişti.

“İnsanların elini öylece ısırmamalısın. Ona bir şey olmadı belki ama normal bir insanı ciddi şekilde yaralayabilirsin! Pat!”

Başına vurdu. Yumruğuyla. Normal bir şeymiş gibi.

“Neeee?”

Nezaketten bir anda hırpalanmaya geçiş Hachikuji’yi affallatmıştı. Hanekawa bu fırsatı kızın kafasını benden tarafa çevirerek değerlendirdi.

“Evet! Özür dile bakayım.”

“Ö-özür dilerim, Araragi-san.”

Özür diledi.

Küstahlığından beklenmeyecek kibarlıkta bir sesi olan bu velet özür diledi.

Ürperticiydi.

Bir dakika, o zaman bu demek oluyor ki Hanekawa buraya gelmeden öncesinde de olanları görmüş… Anladım. Tabi ya. Mantıklı düşünüldüğünde de birisi gelip etini parçalayana kadar seni ısırsa, nefs-i müdafaa kaçınılmazdır. Şimdi olaylara bu gözle bakınca, önceki kavgada da ilk o saldırmıştı…

Hanekawa kurallar söz konusu olduğunda pek esnek biri olmadığı kadar, pek katı da sayılmazdı.

Olması gerektiği kadar adildi.

Bu meseleyi kolayca halledişine bakılırsa, Hanekawa çocuklara alışkın olmalıydı. Ailede tek çocuk olduğundan emindim, buna rağmen iyi idare etmişti.

Kazara, Hanekawa’nın okulda bana da aynen bu şekilde davrandığını fark etmiştim ama şimdilik bunun üzerinde durmayalım.

“Ve Araragi-kun, senin yaptığın da yanlıştı!”

Benimle de aynı ses tonuyla konuştu.

Bana nasıl davrandığını zorla fark etmemi istiyor gibiydi.

Nedense, ne yaptığını anlayınca boğazını temizledi ve tekrar konuşmaya başladı.

“Neyse işte, yaptığın yanlıştı.”

“Ona…yumruk atmam mı?”

“Hayır, ona düzgün bir şekilde ders vermelisin.”

“Hmm…”

“Elbette, ona yumruk atmaman gerekiyordu, ama eğer bir çocuğa vuracaksan – veya herhangi birine – her şeyden önce bunu neden hak ettiklerini hatırlatmalısın.”

“……”

“Konuşarak halletmek böyle bir şey.”

“Seninle ne zaman konuşsam bir şey öğreniyorum.”

Olaylar karşısında kendine has bir düğüm çözme yöntemi vardı.

Dünya’da iyi insanların da olduğunu kanıtlıyordu.

Sadece bu bile güvende hissetmeme yetiyordu.

“Kayboldu mu demiştin? Nereye gitmek istiyormuş? Yakınlarda mı? Eğer öyleyse, yolu gösterebilirim.”

“Eee, Senjougahara yardım çağırmaya gitti, yani…”

İşin o tarafıyla bir çeşit bağlantıya sahip olsa da, Hanekawa hatırlamıyordu. Biliyordu ama unutmuştu. Anılarına yara kabuğu muamelesi yapmadan hiç kurcalamamam en iyisi olacaktı.

Yardım etme isteğini takdir ettim ama…

“Epey vakit geçti, birazdan burada olur.”

“Hah? Senjougahara-san? Araragi-kun, Senjougahara-san’la mıydın? Hmm? Senjougahara-san epeydir okula da gelmiyor ama… Hmm? Sahi, şu işe bak, geçen gün de bana onunla ilgili bir şeyler soruyordun…Hmm?”

Ah.

Şüphelenmeye başladı.

Hanekawa’nın yanlış anlama motoru yanmak üzereydi.

“Haaaa! Anladım! Demek öyle!”

“Hayır, eminim yanlış anladın…”

Böyle bir dahinin iddiasını benim gibi bir aptalın inkar etmesi çok saçmaydı, biliyordum ama…

“Hayal dünyanın sınırları yaoi seven kızlarınkini bile zorluyor.”

“Yaoi mi? O ne?

Hanekawa şaşkınlıkla başını yana eğdi.

Dahi öğrencimiz bunu bilmiyordu.

“‘YAma nashi Ochi nashi Imi shinchou’ için kullanılan bir kısaltma.”

“İyi uydurdun. Pekala, kendim bakıp öğreneceğim.”

“Gerçekten ciddisin.”

……

Peki ya bunun yüzünden Hanekawa yanlış yollara saparsa ne olacak?

Benim hatam olacak.

“Daha fazla burnumu sokmadan gideyim ben. Senjougahara-san’a selam söyle. Ayrıca bugün pazar olduğu için üstüne gelmiyorum ama kendine gel bakalım. Ayrıca tarih sınavına çalışmayı unutma. Ayrıca kültür festivali için hazırlıklar yakında başlayacak, bolca iş yapmaya hazır ol. Ayrıca…”

Bunun üstüne Hanekawa 9 ayrıca daha saydı.

Natsume Souseki’den bu yana “ayrıca” kelimesini bu kadar iyi kullanabilen ilk kişi olabilirdi.

“Sahi, Hanekawa. Bir şey sorabilir miyim? Buralarda Tsunade-san diye birini tanıyor musun?”

“Tsunade-san diye biri? Hmm…şey…”

Hafızasını tarıyordu. Bileceğine dair inancım iyice artmıştı ama…

“Tanımıyorum,” dedi.

“Demek bilmediğin şeyler de varmış.”

“Söylememiş miydim? Ne biliyorsam onu biliyorum. Gerisi için pek işe yaramam.”

“Anladım.”

Yaoi kelimesinin anlamını da bilmiyordu.

“Aradığın cevabı veremediğim için kusura bakma.”

“Takma kafana.”

“O zaman ben gideyim. Güle güle.”

Ve Hanekawa parktan çıktı.

Acaba parkın adının nasıl okunduğunu biliyor muydu?

Belki de soru hakkımı buna harcamalıydım.

Ve cep telefonum çaldı.

Ekranda 11 haneli bir numara belirdi.

“……”

14 Mayıs Pazar, 14:25:30

Senjougahara’nın telefon numarasına sahip olduğum andı.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s