Mayoi Snail – 004

asdad

Görünüşe göre bahar tatili hakkında konuşmamın zamanı geldi.

Bahar tatilinde, bir vampir tarafından saldırıya uğradım.

Saldırı diyorum ama, burnumu sokmamam gereken yerlere sokmuştum. Hatta, burnumu öyle bir sokmuştum ki, boynumu o keskin dişlerin önüne sermiştim. Her ihtimalde, bilimin aydınlanmamış bir tane bile karanlık bırakamayacağı kadar güçlü bilindiği böyle bir çağda, ben, Araragi Koyomi, Japonya’nın kenar mahallesinde bir vampir tarafından saldırıya uğradım.

Çok güzel bir şeytan tarafından saldırıya uğramıştım.

Onunkisi kan donduran bir güzellikti.

Kanım vücudumdan emilmişti ve bir vampire dönüşmüştüm.

Şaka gibi geliyor ama hiç komik değil.

Gün ışığında yanabilecek, haçlara dayanamayan, sarımsağa duyarlı ve kutsal suyla eriyecek bir vücut elde etmiştim. Bunların yanında, muazzam fiziksel yeteneklerim vardı. Beni korkunç bir cehennem bekliyordu. O cehennemden beni, oralardan geçmekten olan orta yaşlı bir adam kurtardı: Oshino Meme. Oshino Meme, kalacak yeri olmadan oradan oraya seyahat eden umutsuz bir yetişkindi. Vampiri bir güzel kovdu ve kalan her şeyle ilgilendi.

Sonuç olarak, yeniden insan oldum.

Fiziksel yeteneklerimin küçük bir kısmına hala sahiptim (ismen, hızlandırılmış iyileşme ve metabolizma diyelim), üstelik gün ışığı, haçlar, sarımsak ve kutsal suyla da aram iyiydi.

Gerçekten, öyle önemli bir şey değildi.

“Sonsuza kadar mutlu yaşadım” diye sonlandırmaya değer bir şey bile değildi.

Çoktan çözümüştü, o yüzden hakkında konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Hala süren bir sorun varsa, o da kanımın ayda bir kez emilmesi ve sonucunda insanüstü görüş yeteneklerine falan sahip olmamdı. Bir şekilde bunlar benim kişisel sorunlarım olmuştu ve hayatım boyunca bunlarla yüzleşecektim.

Bana kalırsa, şanslıydım.

Benimkisi, sadece bahar tatili boyunca sürmüştü.

Cehennem sadece 2 hafta sürmüştü.

Senjougahara için öyle değildi.

Senjougahara Hitagi o yengeçle tanıştığı an, vücudundaki rahatsızlıkla 2 yıldan fazla bir süre boyunca uğraşmak zorunda kalmıştı.

O rahatsızlık, özgürlüğünün büyük bir kısmını elinden almıştı.

En az 2 sene boyunca o cehennemi yaşamak nasıl olur diye merak etmeden duramamıştım.

Tüm bunlara bakınca, hiçbir şey yapmamama rağmen bana karşı hissettiği bu sorumluluk o kadar da şaşırtıcı olmamalı. Fiziksel rahatsızlık şurada dursun, yaşadığı duygusal rahatsızlığın artık gitmiş olması onun için her şeyden daha önemli olmalıydı.

Duygusal.

Ruhsal.

Evet, bu tarz sorunlar sana ne seninle konuşacak birini, ne de seni anlayan birini bıraktı. Hatta belki de seni yere zincirlediler ve başkalarıyla yaşadığın şeyler, bu zincirlerin üzerine fiziksel sorunlardan çok daha ağır çiviler çaktı.

Mesela, ben iyileşmiş olabilirim, ama hala sabahları perdelerin arasından sızan gün ışığından korkmaya devam ettim. Dolayısıyla, o da benzer yan etkilerle karşılaşıyor olabilir.

Oshino’dan Senjougahara ve benim aldığım gibi yardım alan başka bir insan daha tanıyorum, Hanekawa Tsubasa. Nedense, onun olayları benimkinden de kısa sürdü ve hiçbir şey hatırlamıyor. Bir bakıma, aramızda en şanslısı o olabilir. Lakin, bambaşka bir açıdan bakarsak, Hanekawa’nın sorunlarının çözüldüğü falan yoktu.

“Buralarda bir yerdeydi.”

“Hah?”

“Eski evimiz buralarda bir yerdeydi..”

“Ev…?”

Senjougahara’nın gösterdiği yere doğru baktım, ama tek gördüğüm…

“…Bu bir yol.”

“Evet, öyle.”

Şahane bir yoldu. Asfaltın rengine bakılırsa, yeni döşenmişti. Yani..

“Arazi mi yenilenmiş?”

“Aslında ona istimlak deniyor.”

“Haberin var mıydı?”

“Yoktu.”

“O zaman biraz daha şaşkın görünmen gerekiyor.”

“Duygularımı yüzüme yansıtmam.”

Dediği gibi, yüz ifadesi bir kez olsun değişmemişti.

Ancak, Senjougahara’nın öylece dikilip yola bakmaya devam etmesi, yolu kaybetmenin ümitsizliğine kapılmasına da yorulabilirdi.

“Her şey gerçekten tamamen değişti. Tüm bunların bir yıldan kısa bir sürede gerçekleşmiş olmasına inanmak güç.”

“……”

“Sıkıcı.”

O kadar yol geldikten sonra, dediği tek şey buydu.

Ve gerçekten sıkıldığı ses tonundan anlaşılıyordu.

Bu his, aynı zamanda kendini yepyeni kıyafetlerin içine atmasının başlıca sebeplerinden biriyken, şimdi etkisini yitirmişti.

Arkasını döndü..

Hala bacaklarımın arkasında saklanmaya devam eden Hachikuji Mayoi, Senjougahara’ya kilitlendi. Kendi güvenliği için, sessizliğini sürdürdü. Çocuk olmasına rağmen – hatta belki de çocuk olduğu için – sezgileri vasıtasıyla Senjougahara’nın benden daha fena bir tehdit unsuru olduğunu görebilmişti. Epeydir beni bariyer olarak kullanıp, Senjougahara’yı görmezden gelmeye çalışıyordu. İnsan vücudumla düzgün bir bariyer oluşturamayacağım ne kadar açıksa, Senjougahara’yı görmezden gelmeye çalıştığı da o kadar açıktı. O yüzden 3. şahıs olarak çok garip hissediyordum. Ancak, Senjougahara’da da Hachikuji’ye karşı en ufak bir adımdan eser yoktu (“buradan” ya da “şu yoldan” derken bile, sadece bana söylüyordu), o yüzden eşitlerdi.

İkisinin arasında sıkışmış olmak bile sırtlanması zor bir yüktü.

Yeterince garip değilmiş gibi, ona çocuklar hakkında nasıl düşündüğünü sorsam, “Nefret ediyorum” ya da “Hoşlanmıyorum” diyeceği Senjougahara’nın davranışlarından barizdi.

“Ev satılmıştı, elbette her şeyin aynı kalacağını ummuyordum; ama üzerine yol yapacaklarını hiç ummazdım. Haliyle keyfim biraz kaçtı.”

“Evet, kaçması normal.”

Katılmaktan başka seçeneğim yoktu.

Nasıl olabileceğini elbette hayal edebiliyordum.

Parktan çıktığımızdan beri, birbirine karışık eski ve yeni yollarla karşılaşmşıtık. Ayrıca kullandığımız minik harita ve parktaki bölge haritası çok tutarsızdı. Bölgeyle alakam olmadığından, motivasyonumu bir şekilde düşürmeye yetiyordu.

Yapılacak bir şey yok.

Yerleşim birimleri de, tıpkı insanların değiştiği gibi değişiyordu.

Senjougahara derin bir iç çekti ve konuşmaya başladı. “Çok saçmaladık ve epey vakit öldürdük. Gidelim, Araragi-kun.”

“Hm? Gitmeye hazır mısın?”

“Evet.”

“Ah, peki. Gidelim, Hachikuji.”

Hachikuji sessizce başını salladı.

Tek kelime ettiği an Senjougahara’ya yerini belli edeceğini düşünmüş olabilirdi.

Senjougahara önden ilerledi.

Hachikuji ve ben arkasından takip ettik.

“Bacaklarımı artık bıraksan nasıl olur, Hachikuji? Böyle yürümekte zorlanıyorum. Hakikaten, Dakko-chan gibi dolandın. Senin yüzünden düşeceğim.

“……”

“Hadi bir şey söyle artık.”

Baskıma daha fazla dayanamayan Hachikuji, “Araragi-san, koca bacağına keyfimden sarılmıyorum.”

Ardından onu bacağımdan zorla söktüm.

Sökmemle birlikte, güzel bir yırtılma sesi… tabii ki çıkmadı.

“Bu ne cürret! Seni OAB’ye şikayet edeceğim!”

“Hehh. OAB demek.”

“OAB muazzam bir topluluk! Senin gibi böylesine tekin olmayan ezik bir vatandaşın hiç şansı yok! Tek parmakla seni bir köşeye fırlatıverirler!”

“Tek parmakla, hah? Çok korktum. Bu arada Hachikuji, OAB’nin ne demek olduğunu biliyor musun?”

“Eh? Şey…”

Tam da tahmin ettiğim gibi, bilmiyordu. Bu yüzden yine sessizleşmişti.

Ben de bilmiyordum.

En azından, sinir bozucu bir tartışmayı önlemiştim.

“OAB’nin açılımı Okul Aile Birliği’dir,” dedi Senjougahara uzaktan. “Ayrıca Çevrimdışı Adres Defteri olarak da bilinen bir programın dosya uzantısıdır, ama aradığın cevap bu değildi sanırım, Araragi-kun. O yüzden, Okul Aile Birliği doğru cevap olmalı.” (ÇN: Bahsi geçen kısaltma aslında PTA olarak geçiyor ve PTA aynı zamanda anjiyoplasti anlamına geliyor. OAB üzerinden anjiyoplastinin anlatılması mantıksız durduğundan, farklı bir açıklama uydurmak zorunda kaldım.)

“Hehh. Aileyle alakalı olduğunu az çok tahmin etmiştim, ama öğretmenlerin de dahil olduğunu bilmiyordum. Gerçekten bilgilisin, Senjougahara.

“Hayır, açıkça sen bilgisiz ve yetersizsin, Araragi-kun.”

“Bilgisiz olmam konusunda hiç şikayet etmeyeceğim çünkü cümlemin gidişatından onun geleceği belliydi. Ama yetersiz kısmı gayet gereksizdi.”

“Öyle miydi? O zaman zavallı olarak değiştiriyorum.”

Arkasına bile bakmadı.

Gerçekten keyifsiz olmalıydı…

Normal bir insan onun her zamanki iğnelemelerinden ne farkı olduğunu merak ediyor olabilirdi, ama üzerime fırlattığı o kadar iğnelemeden sonra sezgisel olarak aradaki farkı görebiliyordum. Kelimelerinin hiçbir sivriliği yoktu. Eğer keyfi yerinde olsaydı, Senjougahara beni çok, çok daha fena iğnelemeye boğardı.

Hmm…

Acaba sorun neydi.

Evinin artık bir yol olması mıydı, yoksa ben miydim?

İkisi de olabilirdi.

Artık hangisiyse, çocuğa yaptığım zulmü görmezden gelsek bile, konuşmamız Hachikuji yüzünden yarım kalmıştı. Olayların doğal akışı böyle gelişmiş olsa da, Senjougahara’nın içinin rahat olmaması doğaldı.

O halde, bu Hachikuji Mayoi denilen kızı bir an önce adresine ulaştırıp, Senjougahara’nın keyfini yerine getirmeliyim. Onu öğle yemeğine götürüp, oradan alışverişe geçebiliriz. Eğer zaman kalırsa, keyfine başka yerlere de gidebiliriz. Evet, bu işe yarar. Kız kardeşlerim sağolsun, eve hala gitmem mümkün değil. O yüzden günümü tamamen Senjougahara’ya adayabilirim. Şansıma, cebimde yeterince param var, o yüzden-…Bir dakika, neden onun için bir şeyler yapmaya bu kadar heveslendim!?

Kendimi şaşırtmıştım.

“Bu arada, Hachikuji.”

“Ne oldu, Araragi-san?”

“Şu not hakkında.”

Kağıdı cebimden çıkardım.

Henüz Hachikuji’ye geri vermemiştim.

“Bu adreste ne var?”

Ve niye buraya gidiyorsun, diye sormak istedim.

Ona rehberlik eden kişi olarak, bilmek istedim. Özellikle dışarıda tek başına dolaşan ilkokullu bir kız olduğu için.

“Hah. Söylemem. Sessiz kalma hakkımı kullanıyorum.”

“……”

Gerçekten küstah bir kızdı.

Çocukların saf ve temiz olduğunu kim söylemiş?

“Eğer söylemezsen, seni oraya götürmem.”

“Senden isteyen olmadı zaten. Kendim gidebilirim”

“E hani kaybolmuştun?”

“Ne olmuş kaybolmuşsam?”

“Hachikuji, bilgin olsun diye söylüyorum, adres sormanın hiçbir şekilde yanlış bir tarafı yok.”

“Kendine hiç güveni olmayan senin gibi insanlar için öyle olabilir. Başkalarına istediğin kadar bel bağlayabilirsin, ama ben buna ihtiyaç duymuyorum. Benim için, bu tarz şeylerin üstesinden gelmek otomat kullanmaktan zor değil!”

“Hehh…Demek içine para atmak gerekiyor?” diye saçma bir cevap verdim.

Yani, Hachikuji’nin gözünden bakınca, onun işine burnumu sokmaktan başka bir şey yapmıyordum. Ben ilkokula giderken, her şeyi kendi başıma yapabileceğimi düşünürdüm. Hiçbir şey için birilerinin yardımına ihtiyacım olmayacağını, birileri tarafından kurtarılmayı istemeyeceğimi düşünürdüm.

Ve elbette her şeyi kendi başıma yapmam mümkün değildi.

“Anlaşıldı, genç bayan. Lütfen, bana bu adresin neresi olduğunu nazikçe söyleyebilir misiniz?”

“Sözlerinin ardında resmiyetten eser yok.”

Pek de dik başlıydı.

İki kız kardeşim de bunu kesinlikle yerdi, ama Hachikuji’nin zeki görünümlü bir siması vardı. O yüzden aptal bir çocuk kadar kolayca kandırılamayacağını anlamıştım.

Doğrusu, belanın üzerine yürüyordum.

“…Peki.”

Aklıma birden müthiş bir fikir geldi.

Arka cebimden cüzdanımı çıkardım.

Üzerimde epey para vardı.

“Genç bayan, bir miktar paraya ne dersiniz?”

“Oleey! Ne istersen söyleyeceğim!”

Ne kadar aptal bir çocuk.

Gerçekten, salaklıktan başka bir şey değil.

Böyle bir yöntemle hiçbir çocuk kaçırılamaz diye hissetmiştim, ama Hachikuji ilk olma konusunda epey ilerleme katetmişti.

“O adreste Tsunade-san diye birisi yaşıyor.”

“Tsunade? Soyadı bu mu?”

“Mükemmel bir soyad hem de!” diye bağırdı Hachikuji, savunmaya geçmiş gibi görünüyordu.

Elbette tanıdığın birinin isminin başkası tarafından böyle ağza alınması kötü hissettirirdi, ama bu kadar kızmaya da gerek yoktu. Duygusal olarak huzursuz olduğu ortadaydı.

“Hmm, o zaman bu insanı tanıyorsun?”

“Tsunade-san benim akrabam.”

“Akraba, demek?”

Pazar gününü bir akrabasının evini ziyaret ederek geçirmeyi planladığını anladım. Evden kendisi mi kaçmıştı, yoksa anne ve babası çok mu umursamazdı bilmiyordum. Ama görünüşe bakılırsa ilkokullu kızın hafta sonu macerası fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

“Tsunade-san iyi anlaştığın bir kuzenin mi? Sırt çantanın büyüklüğüne bakılırsa uzun yoldan geliyorsun. Açıkçası, bunu Golden Week süresince yapsan daha iyi olurdu. Özellikle bugün olmasının özel bir sebebi mi var yoksa?”

“Onun gibi bir şey.”

“En azından Anneler Günü’nü ailenle geçirmelisin.”

Bu kesinlikle benim söylemem gereken bir cümle değildi.

Onii-chan, sen böyle olduğun için..

Böyle olmanın nesi yanlış?

“Bunu senden duymak istemiyorum, Araragi-san.”

“Ne biliyorsun ki!?”

“Tahmin edebiliyorum.”

“……”

Sanırım gerçek bir sebebi yok. Psikolojik olarak benim ona nasihat vermemi hoş bulmadı sadece.

Çok acımasız.

“Ve sen ne yapıyordun, Araragi-san? Doğru düzgün bir insanın pazar sabahı parkın bankında boş boş oturacağını sanmıyorum.”

“Gerçekten bir şey yaptığım yoktu. Ben sadece-…”

Az kalsın, “zaman öldürüyordum”, diyecektim. Son saniye cümlemi yarıda kestim.

Aynen öyle. Ne yapıldığı sorulduğunda zaman öldürdüğünü söyleyen bir adam, değersizin önde gidenidir. Ucuz kurtardım.

“Ben sadece turluyordum.”

“Ah, turluyordun demek? Havalıymış.”

Beni övdü.

Hemen ardından gelecek korkunç kelimelere kendimi hazırlamıştım, ama hiçbir şey demedi.

Anlaşıldı. Demek ki Hachikuji beni övebiliyor…

“Bisikletle turluyordum gerçi.”

“Anladım. Tabii, turlamak için bisiklet olmalı. Biraz hayal kırıklığı olmadı değil. Ehliyetin yok mu, Araragi-san?”

“Maalesef, okul kuralları ehliyet almamı engelliyor. Ama bisiklet gerçekten daha tehlikeli, o yüzden elbette arabayı tercih ederim.”

“Anladım. Ama o zaman forluyor olurdun, değil mi?”

“……”

Yok artık, böyle komik bir hatayı nasıl yapabilir? Turlamak kelimesindeki ‘tu’ kısmının İngilizce ‘two’ kelimesinden geldiğini düşünüyor. Düzeltsem mi, yoksa böyle kullanmasına izin mi versem? Hangisinin daha kibar olacağından emin değilim.

Bu esnada Senjougahara tüm bunlara hiçbir cevap vermeden ilerlemeye devam etti.

Muhabbete dahil olmak için hiçbir adım atmadı.

Böylesine zeka yoksunu bir konuşmayı duymaya bile dayanamıyordu belki de.

Laf arasında, ilk kez Hachikuji Mayoi’yi rahatça gülümserken gördüm. Büyüleyiciliği görünüşe göre kalbimi açmaya yetti. Bu tip bir gülümseme genelde baharda açan çiçeklere benzetildiği kadar, ileri yaşlarda insanların artık yapmayı kestiği bir gülümsemeydi aynı zamanda.

“Aaah. Tanrım.”

Neredeyse oluyordu. Lolicon olsaydım, ona hemen şu an aşık olurdum. Lolicon olmadığım için şükrediyorum.

“Buranın yolları arap saçına dönmüş. Bu nasıl bir planlama? Tüm bu yolu tek başına gidebileceğini nasıl düşündün?”

“Bunu ilk kez yapmıyorum.”

“Ah, demek öyle. O zaman neden kayboldun?”

“…Çünkü epey oluyor,” dedi Hachikuji, utanmıştı.

Evet, ne yapabileceğini düşünmekle, aslında ne yapabileceğin birbirinden farklı şeylerdir. Düşündüklerin, düşünceden öteye gidemez. Bu ilkokullular, liseliler ve her yaştan insan için geçerli bir hakikattir.

“Bu arada, Arararagi-san.”

“Fazladan ‘ra’ ekledin!”

“Affedersin, dilim dolandı.”

“Dilinin dolanış şekli pek tatsız..”

“Yapacak bir şey yok. Herkes bazen yanlış telaffuz edebilir. Doğduğundan beri her şeyi hatasız mı telaffuz ediyorsun, Araragi-san?”

“Ettim diyemem, ama insanların isimlerini yanlış telaffuz etmeyeceğimi biliyorum.”

“O zaman hızlı bir şekilde 3 kez ‘Basu Gasu Bakuhatsu’ de.”

“Bu birisinin adı değil.”

“Evet, öyle. Bu isimlere sahip 3 insan tanıyorum, gayet popüler bir isim olmalı.”

Kendine olan inancı ağzından taşıyordu.

Çocuk yalanlarının bu kadar gözle görünür oluşuna şaşırmıştım.

“Basu gasu bakuhatsu, basu gasu bakuhatsu, basu gasu bakuhatsu.”
(ÇN: İngilizce ‘Bus Gas Explosion’ tabirinin yarı Japonca, yarı İngilizce hali. Ardarda 3 kez ‘Süt’ demek gibi bir şey.)

Söyleyiverdim.

“Hangi hayvan rüyalarını bir çırpıda bitirir?” diye sordu Hachikuji hemen ardımdan..

“…Baku?” (ÇN: ‘Rüya yiyen’ ruhani bir hayvan)

“Hayır. Yanlış cevap,” dedi Hachikuji zafer edasıyla. “Rüyalarını bir çırpıda bitiren hayvan…” Korkusuz bir gülümseme takındı. “…insandır.”

“Akıllı olmanın hiç sırası değil!”

Beklediğimden daha yüksek sesle bağırmıştım. Çünkü bilinçaltımda gerçekten akıllıca olduğunu düşündüm.

Neyse, etraf çok sessizdi.

Yürüdüğümüz süre boyunca, kimseyle karşılaşmadık. Bu bölge gündüzleri dışarı çıkan ve tüm gün dışarı hiç çıkmayı tercih etmeyen insanları barındırıyor gibi görünüyordu. Eh, benim de yaşadığım bölge az çok buraya benziyordu. Farklı olan tek şey, buradaki evler daha büyüktü. Zengin insanların yaşadığı bir bölge olmalıydı. Senjougahara’nın babasının dış yatırım şirketinde yüksek bir mevkide olduğunu anımsadım, demek ki o tip insanlar burada yaşıyor olmalıydı.

Dış yatırım, hm?

Varoş kesime hiç de uymayacak bir tabirdi.

“Hey, Araragi-kun,” dedi Senjougahara, uzun bir süreden sonra ilk kez konuştu. “Adresi bir kez daha okur musun?”

“Hm? Tabii. Yaklaştık mı?”

“Muhtemelen, ya da belki…” dedi tutarsızca.

Ne dediğinden bir şey anlamadan, kağıttaki adresi bir kez daha okudum.

Senjougahara başını salladı ve, “Sanırım geçtik,” dedi.

“Eh? Geçtik mi?”

“Öyle görünüyor,” dedi usulca. “Beni azarlayacaksan, hiç çekinme.”

“Hm, böyle bir şey için seni azarlamayacağım.”

Neden bu kadar ciddileşti?

O kadar onurluydu ki, ne zaman pes edeceğini bilmiyor gibiydi.

“Anladım.”

Sabırsızlıktan oldukça uzak bir surat ifadesiyle, Senjougahara az önce geldiğimiz yöne doğru döndü. Ondan kaçınmak için, Hachikuji hareketlerinin tam tersini yapmaya çalıştı ve beni ikisinin arasına almaya çabaladı.

“Senjougahara’dan niye bu kadar korkuyorsun? Sana hiçbir şey yapmadı. Hatta, ilk bakışta söylemesi zor da olsa, sana rehberlik eden o, ben değilim.”

Ben sadece onu takip ediyordum.

Kendimle alakalı bir şeyler söyleyecek bir konumda değildim.

Çocuk sezgilerine dayanarak Senjougahara’dan hoşlanmasa da, abartmaya başlamıştı. Senjougahara bile taş kalpli değildir. Hachikuji böyle davranmaya devam ettiği sürece, o bile bir yerden sonra kırılırdı. Senjougahara hakkındaki endişelerimi bir yana itsem bile, Hachikuji’nin ona karşı tutumu etik değildi.

“Buna nasıl cevap vereceğimi bilemedim,” dedi Hachikuji şaşırtıcı derecede alçakgönüllü ve buruk bir sesle.

Sesini iyice azaltıp fısıldadı, “Ama sen de hissetmiyor musun, Araragi-san?”

“Neyi?”

“Vücudundan dışarıya şiddetli bir kin yayıyor.”

“……”

Sezgilerden fazla bir şeydi bu artık.

En kötü kısmı ise, ona yanıldığını söyleyemedim.

“Benden nefret ediyor olmalı. Sırf karşısına çıktığım için bana kaybolmamı söylemeye can atıyormuş gibi hissediyorum.”

“Gerçekten böyle düşündüğünden şüpheliyim, ama…Hmm.”

Madem öyle.

Korkuyordum, ama sormaya karar verdim.

Cevabı gayet barizdi, ama yine de sormak zorunda olduğumu düşünüyordum.

“Hey, Senjougahara.”

“Ne?”

Beklendiği gibi, arkasına bakmadı.

İkimiz de birbirimizi arkadaş olarak görmemize rağmen, bir türlü anlaşamıyor olmamız ilginçti.

“Çocuklardan…nefret ediyor musun?”

“Evet. Kesinlikle tiksiniyorum. Keşke tek tek ölseler.”

Hiç direnmedi.

Hachikuji küçük bir çığlık attı ve titreyerek arkama saklandı.

“Onlara nasıl yaklaşacağım hakkında en ufak bir fikrim yok. Epey bir zaman önce – sanırım ortaokuldu – alışveriş merkezindeyken 7 yaşlarında bir çocuğa çarpmıştım.”

“Ah, çocuğu ağlattın mı?”

“Hayır, öyle değil. Çocuğa ne söylediğimle alakalı. ‘İyi misin? Bir şeyin var mı? Özür dilerim. Gerçekten.’”

“……”

“Çocuğa ne söyleyeceğim hakkında bir fikrim yoktu, o yüzden kendimi kaybettim. Bu da korkunç bir yanıtla sonuçlandı. O zamandan beri, nefretimi insan olan veya olmayan çocuk adındaki her şeye yöneltmemi sağlayan bir travmaydı.

Öfke patlaması gibi bir şeydi.

Sebebini anlıyorum, ama nasıl hissettiğini anlayamadım.

“Bu arada, Araragi-kun.”

“Ne?”

“Galiba yine geçtik..”

“Hahh?”

Neyi geçtik…? Ah, adres.

Eh…? Gerçekten mi? İki kez?

Bölge tanıdık olmadığından, adresin etraftaki yerleşimle birebir uyumlu olmasını elbette bekleyemezdik. Ama Senjougahara kısa bir süre önce burada yaşıyordu.

“Eğer beni böyle bir şey için azarlayacaksan, hiç çekinme.”

“Seni böyle bir şey için azarla-…bekle. Senjougahara, cümleni mi değiştirdin sen?

“Ah, değiştirdim mi? Fark etmedim.”

“Ne oluyor? Ah, sahi. İstimlaktan bahsetmiştin, değil mi? Sahiden eğer evin artık bir yol olmuşsa, her şeyin hatırladığından farklı olması o kadar da şaşırtıcı bir şey değil.”

“Hayır, olay o değil.” Senjougahara etrafını kontrol etti. “Yolların sayısı artmış, eski evler yıkılmış ve yenileri inşa edilmiş. Ama eski yolların hiçbiri değişmemiş. Bu şekilde kaybolmamam lazım.”

“Hmm?”

Ama göründüğü üzere, aslında kayboluyordu. Kendi dikkatsizliğini itiraf etmek istemiyor olabilirdi. Kendiyle inatlaşıyor olabilirdi.

“Ne?” diye sordu Senjougahara. “Yüzüne bakılırsa, şikayet ediyorsun gibi görünüyor. Araragi-kun, diyecek bir şeyin varsa, adam gibi söyle. İstersen, çırılçıplak soyunup hemen burada yere yatarım.”

“Herkesin gelmiş geçmiş en kötü insan olduğumu mu düşünmesini istiyorsun?”

Böyle bir yerleşimin orta yerinde nasıl bunu yapmasını isterim?

Ayrıca, böyle şeylerden hoşlanmıyorum.

“Eğer Araragi Koyomi’nin gelmiş geçmiş en kötü insan olduğunu gösterecekse, yere çırılçıplak uzanmak ucuz bir bedel olurdu.”

“Asıl ucuz olan senin gururun.”

Ne kadar gururlu bir insan olduğunu pek de çıkaramıyordum.

“Ama çoraplarımı çıkarmayacağım.”

“Böyle saçma bir şakayla sonlandırsan da, böyle garip fetişlerim yok.”

“Çorap dediğimde, file çorapları kastetmiştim.”

“Çılgınlaşmanın da bir faydası olmayacak.”

Aslında, zevklerimle uzaktan yakından alakası olmasa da, onu file çorapla görmeye hayır demezdim. Çıplak olmasına bile gerek yoktu. Hm, eğer öyle çoraplar giyiyorsa…

“Edepsiz şeyler düşündüğünü yüzünden anlayabiliyorum, Araragi-kun.”

“Tabii ki düşünmüyorum. Benim gibi masumiyetin ilkelerine bağlı kalmaya çabalayan bir insanın öyle basit bir kişiliği olabilir mi? Böyle düşünebilmene çok şaşırdım, Senjougahara.”

“Oh? Bir şeye dayanıp dayanmamasının önemi yok, ben her zaman sana böyle şeyler söylerim, Araragi-kun. Asıl bu sefer bağırıp çağırmadan öylece kabul etmeyişin şüpheli duruyor.”

“Aah…”

“Yani, çıplak halde yere yatmam sana yetmiyorsa, keçeli kalemle vücudumun her bir karesine ahlaksız sözler yazmaya niyetlenmiş olmalısın.”

“Düşüncelerim o kadar ileri gitmemişti! ”

“O zaman ne kadar ileri gitti?”

“Ondan önce, umm, Hachikuji.”

Zorla konuyu değiştirdim.

Bunu yapmayı Senjougahara’dan öğrenmiştim.

“Affedersin, ama görünüşe göre bu iş düşündüğümden daha çok zaman alacak gibi duruyor. Eğer buraları biliyorsan..”

“Bilmiyorum.”

Hachikuji’nin ses tonu beklenmedik şekilde sakindi. Hatta o kadar duygusuz ve robotikti ki, ezberinden formüller okuyormuş gibi geliyordu kulağa.

“Muhtemelen imkansız.”

“Eh? Muhtemelen?”

“Muhtemelen sana yetmiyorsa, o zaman kesinlikle imkansız.”

“……”

Muhtemelenin bana yetmemesi değildi olay.

Kesinliklenin yettiği falan da yoktu.

Buna rağmen, hiçbir şey söyleyemedim.

O ses tonu.

“Ne kadar denersem deneyeyim, oraya hiçbir zaman ulaşamayacağım…”

Hachikuji…

“Oraya hiçbir zaman ulaşamayacağım.”

Hachikuji kendini tekrarladı.

“Annemin evine hiçbir zaman ulaşamayacağım.”

Bozuk plak gibiydi.

“Sonuçta, kayıp salyangozun başına bu gelir.”

Advertisements

3 thoughts on “Mayoi Snail – 004

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s