Mayoi Snail – 002

1442065738265

“Tanrım, şuna bak! Birileri parkın bankına köpek cesedi atmış sandım, meğer senmişsin, Araragi-kun.”


O kadar enteresan bir merhaba diyişi vardı ki insanlık tarihinde böylesi görülmemiştir. Gözlerimi yerden kaldırdım ve karşımda sınıf arkadaşım Senjougahara Hitagi’yi gördüm.

Günlerden pazar olduğu için, haliyle, okul üniformasını giymemişti. Ölü bir köpeğe benzetilmeme karşılık laflar hazırlamıştım; onu böyle kıyafetler içinde görmem yetmiyormuş gibi, okulda salık bıraktığı düz saçlarını şimdi at kuyruğu yapılmış olarak görünce, Senjougahara’nın taze yüzü dilimin ucundaki tüm sözcükleri boğazıma geri dizdi.

Vay be…

Kesinlikle çok açık olmamasına rağmen, göğüsleri garip bir şekilde ön plandaydı — ve normal okul kıyafetlerinin yakınından bile geçmeyecek kısalıkta bir şort-etek giymişti. Buna etek bile diyemezdiniz, ayrıca o siyah çoraplar da çıplak bacaktan bile daha çekiciydi.

“Ne oldu şimdi? Sadece selam verdim. Şaka yapıyordum. Ciddi anlamda yılmış bir halde bakma bana, lütfen. Mizah anlayışın hiç mi kalmadı, Araragi-kun?”

“Ah, eh, şey…”

“Yoksa ne, bizim saf Araragi-kun’umuz benim çok çekici günlük kıyafetlerimden etkilenip, uçuşa mı geçti?”

“…”

Yüz ifadesi kötü bir esprinin kalıntılarından ibaretti; ama nedense, tam on ikiden vurmuştu veya her nasılsa hissettiklerime tercüman olmuş gibiydi. Sağlam bir karşılık verememiştim.

“Bu arada, ‘büyülenmek’ kelimesinin ikinci karakteri olan ‘Tore 蕩’ çok ilginç bir kelime. Biliyor muydun? Tore’yi, ‘çim’ radikalini ‘sıcak su’ kelimesinin üzerine yazarak elde ediyorsun. Benim için, yine ‘çim’ radikalini ‘parıltı’ kelimesinin üzerine koyarak yazdığın ‘büyülenmek’ – yani ‘Moe (萌)’ kelimesine göre çok daha güçlü bir kelime. İnsan böyle hassas bir kelimenin kullanımının artarak yeni nesillere de aktarılmasını ümit ediyor. ‘Hizmetçinin büyüsü’ ya da ‘kedi kulaklarının büyüsü’ gibi.”

“… Kıyafetlerin diğer günlere kıyasla farklı bir izlenim yarattı, bu yüzden şaşırdım. Hepsi bu.”

“Ah, demek öyle. O zamanlar daha resmi kıyafetlerimden giyiyordum, malum.”

“Öyle mi? Heh.”

“Demişken, bu takım, alt-üst yani, daha dün aldığım şeyler. İyileşmemi kutlamak için.”

“İyileşmeni…”

Senjougahara Hitagi.

Sınıftan bir kız.

Yakın bir zamana kadar, önemli bir sorunla baş ediyordu. Yakın bir zamana kadar– ve liseye girdiğinden beri.

2 yıldan daha fazla bir süre boyunca.

Aralıksız.

O sorun yüzünden hiç arkadaşı olmadı, kimseye dokunamadı, hapisten farkı olmayan işkence gibi bir okul hayatı oldu– ama, şükürler olsun, sorunu geçen pazartesi çözüme ulaştı. Sorunun çözümünde benim de payım var — ben ve Senjougahara’nın birinci, ikinci ve bu üçüncü sene boyunca aynı sınıfta sıra komşuluğu yapmışlığımız var; ama gerçek anlamda ilk kez o zaman konuşmaya başlamıştık. Aynı zamanda benim ve onun –sessiz ama çok zeki gözüken, hoşça çelimsiz ve hastalıklı kızın– arasında ilk kez bir bağ oluşmuştu diyebiliriz.

Sorun çözülmüştü.

Çözülmüş.

Demişken, Senjougahara’nın bakış açısından inceleyince, yıllarca sırtlandığı sorun o kadar da basit değildi, elbette — o kadar kötüydü ki, Senjougahara cumartesi gününe kadar okula hiç gelmemişti, yani düne kadar. Görünüşe bakılırsa tüm o süreyi hastanede kontrol altında ya da başka bir uğraşla geçirmişti.

Ve dün.

Hepsinden azat edilmişti.

Görünüşe göre.

Nihayet.

Ya da, bir başka deyişle, sonunda.

Ya da, diğer anlamıyla, hele şükür.

“Öyle demiş olsam bile, sorunun kökünün çözülmesine imkan yok, bu yüzden benim için, öylece boşvermek veya mutlu olup olmayacağıma karar vermek hassas bir mesele.

“Sorunun kökü–hm.”

Evet, öylece çözülebilecek bir sorun değildi onunkisi.

Ama görünüşe göre, bu tip sorunların yaşandığı pek görülür veya duyulur cinsten değildi– her şey önce sonlanır ve sorun dediğin şeylerin asıl yüzü onu ilerde nasıl yorumladığınıza bağlı olarak ortaya çıkar.

Senjougahara’nın olayı için bu geçerliydi.

Benim olayım için bu geçerliydi.

“Boşver. Öylece üzerinde düşünmemde sorun yok.”

“Heh. Yani, evet.”

Doğruydu.

Doğru, ikimiz için de.

“Evet. Kesinlikle. Ayrıca, üzerine düşecek akla sahip olduğum kadar mutlu olduğum anlamına da gelir bu.”

“…Öyle bir dedin ki, sanki oralarda üzerine düşecek akla bile sahip olamayacak kadar mutsuz biri varmış gibi.”

“Salak Araragi-kun.”

“Demek öylece söyleyebiliyorsun!”

Konuyu tamamen görmezden de gelebiliyor.

Sırf o yüzden aptal olduğumu söylüyorsun demek…

Neredeyse bir hafta olmuştu, ama hiç değişmemişti.

Gerçi biraz kıvraklaşmıştı.

“Ama memnunum,” dedi Senjougahara, yüzünde soluk bir gülümsemeyle. “Kıyafetlere alışmaya çalışacaktım sadece, ama her şeyden önce giydiğimi görmeni istedim.”

“…Hmm?”

“Çünkü sorunumu çözmek aynı zamanda giyeceklerimi özgürce seçmeme de izin verdi, baksana. Artık istediğimi giyebiliyorum, ne olursa olsun, koşulsuz.”

“Ah… Galiba evet.”

Kıyafet bile seçememek.

Bu da Senjougahara’nın problemlerinden biriydi.

Güzel görünmek isteyeceği bir yaşta.

“Demek önce bana gösteriş yapmak istedin, haaah, takdir edilesi… Neyse, sağolasın.”

“‘Gösteriş’ değil, Araragi-kun. Görmeni istedim. İkisinin arasında bariz bir nüans farkı var!”

“Hadi canım…”

Gerçi görmemi istediği kıyafetler, pazartesi günü giydiği “resmi” kıyafetlerinden daha çarpıcıydı… Lakin, şu an giydiği kıyafet, olağanüstü göğüs vurgusuyla birlikte, hakkıyla, şüphesiz, gözlerimi üzerine gerçekten sımsıkı kilitlememe yetecek kadar büyüleyiciydi. Güçlü bir mıknatıs tarafından çekilmişim gibi hissetmemden giyim zevki sorumlu olmalıydı. Kendini soğuk bir kız gibi göstermeye çalışıyordu, ama aslında tam tersi, olumlu bir izlenim yaratmış olduğu gerçeğini inkar edemem. Saçlarını yukarıdan topladığı için, vücudunun üst kısmı daha da belirgileşmişti. Özellikle göğüslerinin çevresi — eh, niye sürekli göğüslerinden bahsediyorum… O kadar da açık değil.. daha doğrusu, mayıs ayının ortasında uzun kollu kıyafet ve siyah külotlu çoraplar giymesi, epey muhafazakar, ve, yani, egzotik. Neden, bu ne demek şimdi?  Belki de pazartesi günkü Senjougahara Hitagi olayı ve üzerine sınıf temsilcisi Hanekawa Tsubasa’nın Golden Week’teki olayı, benim çıplak ya da iç çamaşırlı kadınlardan ziyade, giyinmiş kadınları daha erotik bulmamda doğrudan etkili oldu…

Hiç hoş değil…

Lise zamanında böyle bir güce ihtiyacım yok.

Ve sakin kafayla düşündüğümde, bayan bir sınıf arkadaşıma bu gözle bakmak kesinlikle kabalıktı. En azından bana göre. Kendimi utandırmak için özellikle çabalıyormuşum gibi hissettirmişti.

“Bu arada, Araragi-kun. Burada ne halt yiyorsun? Yokluğumda okulu ekmeyi alışkanlık haline mi getirdin? Ve anne babana da bunu açıklayamayacağın için şu an okuldaymış gibi yapıp, bu parkta gerçekten vakit falan mı öldürüyorsun… Eğer öyleyse, korktuğum şey sonunda başıma geldi demektir!”

“Asi bir ergenmişim gibi konuşuyorsun…”

Ve bugün günlerden pazar.

Aynı zamanda, Anneler Günü.

Konusunu açmak isteyip, son anda vazgeçmiştim. Senjougahara bazı sebeplerden ötürü babasıyla yaşıyor. Annesi ise, zor durumda. Kendi kelimelerimi bu kadar irdeliyor olmam hiç yapmamamdan daha iyi olsa da boş boğazlılık etmemeliyim. “Anneler Günü” kelimeleri artık Senjougahara için bir tabu olmalı.

Ben de zaten–

Ben de zaten o kadar derine dalmayı hiç istemiyordum.

“Pek değil. Zaman öldürüyorum sadece.”

“Sorulduğunda “zaman öldürüyorum” diye cevap verebilen bir adamın söylenene göre pek ederi olmazmış. Gerçi, bu bakış açısının Araragi-kun’la bir alakası olmamasını tercih ederdim.”

“…Etrafı turluyorum.”

Bisikletle, diye ekledim.

Senjougahara dinledi, meraklı bir “hmm” sesiyle başını salladı ve park girişine doğru döndü. Tam bisiklet parkının olduğu yere doğru.

“O zaman, o bisiklet senin mi?”

“Hm? Evet.”

“Grit kaplamaymış izlenimi verecek kadar paslı, zincirleri paramparça olmuş ve ne bir direksiyonu ne de bir selesi var. Öyle bir bisiklet nasıl ilerleyebilir akıl almıyor.”

“O değil be!”

Hurda bisikletten bahsediyordu.

“O iki hurda olanların yanında, bir tane de havalı olan var, değil mi? Kırmızı olan! Benimki o!”

“Hm… Ahh. Dağ bisikleti olan.”

“Evet, o.”

“MTB.” (ÇN: Mountain Bike = Dağ Bisikleti)

“Heh. Evet.”

“MIB.”

“Hayır.”

“Hmm. Ah, demek seninki o, Araragi-kun! O zaman, çok garip. Seninle bindiğimiz bisikletten farklı bir yapıya sahip, sanki.”

“Okul bisikletiydi o. Normal zamanda sürer miyim o yaşlı bisikletini hiç?”

“Şimdi anlaşıldı. Lise öğrencisi olduğun için…” Senjougahara başıyla onayladı, bir şeyler biliyormuşçasına homurdandı. “Lise, dağ bisikleti.”

“Sanki altından bir şeyler çıkacakmış gibi konuşuyorsun…”

“Lise, dağ bisikleti. Ortaokul, kelebek (bıçak). İlkokul, etek kaldırma.”

“Bu hayırsız sıralama nereye gidiyor!?”

“Bağlaçlar ve sıfatlar olmadan olumlu veya olumsuz ayrımı yapamazsın, değil mi? Dayanağın olmadan bir kıza böyle ithamlarda bulunma, Araragi-kun. Gözdağı da bir şiddet biçimidir, biliyor muydun?

Sözlü taciz değil mi yani?

Demeyeceğim tabii ki, bir işe yaramazdı zaten…

“Tamam, bağlaç ve sıfat eklemeyi dene bir de.”

“Lisede dağ bisikletine sahip olmak, ortaokulda kelebeğe sahip olmaya veya ilkokulda etek kaldırmaya oranla çok beklenmedik bir şey.”

“Hala aynı konu üzerinden devam ediyorsun demek!”

“Sen yok musun, Araragi-kun! ‘Sahip olmak’ kelime öbeğinin sıfat ya da bağlaç değil de, bir eylem olduğuna dikkat çekmen gerekiyordu, haksız mıyım?”

“Üzerime yağdırdıklarından sonra kim böyle bir ayrıntıyı hemen yakalayabilir!”

Okulun en yüksek notuna sahip olmak böyle bir şeymiş demek.

Ya da tamamen ben cahildim..

Edebiyat kesinlikle bana göre değil.

“Tamam, geri bas. Dağ bisikletlerine özel bir hayranlığım falan yok bile, ve şu an geç de olsa, sözlü tacizine karşı biraz daha sabırlı olurum diyordum. Sabırlı değil de, esnek. Zaten gezegende dağ bisikleti süren 50.000 liseli vardır, yanlış mıyım? Hepsini karşına almayı mı göze alıyorsun?”

“Dağ bisikletleri müthiştir. Her liselinin göz bebeğidir.”

Senjougahara Hitagi ve Asrın Kıvırması’nı izlediniz.

Kendini korumada alışılmadık derecede bilgili.

“Gördüğüm bu nezaket şekli hiç Araragi-kun tarzı değildi, o yüzden doğaçlama yapmış bulundum.”

“Ve sorumluluğu üzerinden attın..”

“Ay gerçekten, kılı kırk yapmaya bayılıyorsun, değil mi? Öldürülmeye o kadar meraklıysan, istediğin zaman bir kısmını sana tattırabilirim.”

“Kötü muamele talep ediyorum!”

“Araragi-kun, buralara sık sık uğrar mısın?”

“Konu değiştirmekte üstüne yok. Neyse, hayır, sanırım ilk kez geliyorum. Öyle bisiklet sürüyordum ve bu parkı gördüm, yani sadece biraz dinlenmek istedim.”

İşin doğrusu, çok fazla uzak gelmişti–Okinawa’ya kadar pedal çevirdiğimi düşünmüştüm, ama Senjougahara’ya lakayt bir şekilde rastlamam, yeterince açık bir şekilde, yaşadığım şehrin dışarısına bile çıkamadığımı gösteriyordu. Çiftlik ineği gibi.

Öf.

Belki de ehliyet almalıyım.

Yani mezun olduktan sonra, heh.

“Senden n’aber? Alışmaktan bahsediyordun, yani, rehabilitasyon yürüyüşü falan mı yapıyorsun?”

“Kıyafetlerime alışmaktan bahsediyordum. Sen, erkek olarak, böyle bir şey yapmazsın herhalde? En azından, ayakkabılarına alışmak için etrafta dolanırsın. Yani, sadece yürüyüşe çıktım diyelim, evet.”

“Heh.”

“Burası uzun zaman önce benim bölgemdi.”

“…”

Onun bölgesi.

“Ahh. Tabii ya, ikinci sınıftayken taşınmıştınız. O zaman, taşınmadan önce buralarda mı yaşıyordun?”

“Yani, evet.”

Yaşamıştı demek.

Aha–o zaman öylesine bir yürüyüş veya kıyafetlere alışmak falan değildi bu; aslında, sorunlarının da çözülmesiyle birlikte, o da nostaljik hissediyordu. Demek ki o da insan olabiliyormuş.

“Epey oldu gerçi ve burası–”

“Ne? Burası hiç değişmemiş mi diyecektin?”

“Hayır, aksine. Tamamen değişmiş,” diye hızlıca cevapladı.

Gezintinin sonuna gelmişti o zaman.

“Sırf bu yüzden duygusallaşacak falan değilim– yine de, söz konusu eski evin olduğunda, ve onu değişmiş halde bulunca, özellikle bir sebebi olmadığı halde hevesinin kırıldığını hissediyorsun.”

“Bunu değiştiremezsin, o yüzden takma, haksız mıyım?”

Hep aynı yerde büyümekte olduğum için, onun ne hissettiğini anlayamazdım. Ve o “memleket” dedikleri şeye de sahip değildim…

“Doğru. Değiştiremezsin,” dedi Senjougahara, hiç onun tarzı olmayacak şekilde, laf sokmadan. Bir şeyi kendi görüşüymüş gibi savunmaması çok nadirdir. Belki de, bu konuyu konuşmanın bir şeyi çözmeyeceğini düşünmüştür.

“Söylesene, Araragi-kun. Konu buralara gelmişken, oraya gelmemde sakınca var mı?”

“Nasıl yani?”

“Seninle konuşmak istiyorum.”

“…”

Söyleyiş tarzı çok içtendi.

Niyeti, sade ve temizdi.

Doğrudan, konunun özüne.

“Tabii. 4 kişilik bankı tek başıma kapladığım için suçluluk duymaya başlamıştım zaten.”

“Oh. Oturayım o zaman.”

Dedi Senjougahara, yanıma otururken.

Omuzlarımız birbirine değecek kadar yanıma.

“…”

Ehh… 4 kişilik bir banka, neden, 2 kişilikmiş gibi oturdu…? Bu biraz fazla samimi oldu, Senjougahara-san. Vücutlarımız birbirine değmenin eşiğindeyken, pek olmasa da, jestler yeterli olurdu– Bu güzel denge, sınıf arkadaş, hatta arkadaş olduğumuzu düşününce, bir saniyeliğine hoş gözüktü. Yine de, tam şu an kendimi birazcık uzaklaştırmaya kalksam, Senjougahara’dan kaçındığım izlenimini verecekti. Öyle bir amacım olmadığı halde bile, o şekilde düşünmeli miydi? Senougahara’nın üzerimde uygulayacağı işkenceleri düşünmek, tek bir kılımı bile kımıldatmamam için yetti de arttı bile. Sonuç olarak — donakalmıştım.

“Son yaşanan olaylar hakkında.”

Böyle bir durumdayken, iletişim kurmak için mükemmel bir pozisyondayken.

Senjougahara düz bir tonla konuştu.

“Bir kez daha teşekkür etmem gerek, diye düşündüm.”

“…Ah. Bir şey değil, gerçekten, önemli değil. Hem düşününce, orada hiçbir işe yaramamıştım.”

“Doğru. Bir baltaya sap olamamıştın.”

“…”

Teknik olarak aynı anlama geliyordu aslında; ama söyleyiş tarzı çok daha acımasızdı.

Aslında, bu kadın acımasızdı.

“O zaman git Oshino’ya teşekkür et. Bu işe yarar sanırım.”

“Oshino-san başka. Oshino-san ona işi karşılığı para ödememi şart koymuştu. 100,000 yen miydi?

“Evet, yarı zamanlı mı çalışacaksın?”

“Çalışacaktım. Demişken, çalışmayı bünyem pek kaldırmadığından, çalışmakla çalışmamak arasında gidip geliyorum.”

“Kendinin farkındasın en azından.”

“Ezip geçilecek bir şey değil…”

“Çalışıp çalışmamayı düşünüyordun.”

“Dalga geçiyordum. Para konusunda ciddiyim gerçi. Yani, tüm bunlar Oshino-san’ı tamamen başka bir konuma getiriyor–gördün işte. Şimdi senden, Araragi-kun, Oshino-san’dan farklı bir şekilde, teşekkürlerimi kabul etmeni rica ediyorum.”

“Eh, kendin söyledin zaten, benden bu kadar. Çünkü kelimeleri tekrar etmeye devam edersen, ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, anlamlarını yitirirler.”

“Oh, başından beri bir anlamı yoktu.”

“Yok muydu!?”

“Şaka şaka. Vardı.”

“Bakıyorum da her yerinden şaka fışkırıyor bugün?”

Her yerimden hüsran fışkırıyordu.

Öhöm, Senjougahara boğazını temizledi.

“Özür dilerim. Sadece, ne zaman bana bir şey söylesen, azarlayıp terslemekten kendimi alıkoyamıyorum.”

“…”

‘Özür dilerim’ dedikten sonra bunları söylemenin ne anlamı var?…

Sanki, ‘Uyumsuzuz.’ demiş gibi hissettim.

“Öyle olduğundan eminim, yani, hani… Birisine düşkünsen ona zorbalık etmen kaçınılmaz olur. Bu tarz çocukça bir zihinsel süreç olabilir.”

“Yok yok, daha çok, zayıf birisine zorbalık etmenin kaçınılmaz olduğu yetişkin bir zihinsel süreç bu…”

Hm?

Senjougahara demin beni düşkün olduğu birisi olarak mı tanımladı?

Ah, hayır, mecazen demiştir…

Tıpkı bir ortaokullu gibi, sana her gülümseyen kızın senden hoşlanıyor olduğunu düşünmek pek makul değil, o yüzden konuya dönüyorum.

“Yani, aslında, kimsenin seni böyle minnettar hissetmeye mecbur bırakacak bir şey yaptığını sanmıyorum, ve, Oshino da burada olsaydı “kendini kurtaran sendin” derdi. O yüzden benim için, bu tarz minnettarlık gibi şeylerin lafı bile olmaz. Uzun süreçte ilişkileri karman çorman etmekten başka bir işe yaramazlar.

“İlişkiler…” Senjougahara tamamen aynı tonlamayla tekrarladı. “Ben– Araragi-kun. Seni yakın biri olarak görebileceğim anlamına mı geliyor bu?”

“Hah? Elbette.”

Sorunlarıyla yüzleşmiş ve birbirleriyle paylaşmış kişiler kadar iyiyiz. Şu ana kadar ‘sadece sınıf arkadaşı’ olmak şöyle dursun, ‘ilgisiz-alakasız’ aşaması değildi artık, sanırım.

“Ah… Evet, birbirimizin zayıf noktalarını öğrenmiş kadar yakınız artık.”

“Eh?… İlişkimizde öyle bir gerilim olmuş muydu?”

Sakinleşmesi gereken hem de…

“Sadece zayıf noktalarla alakalı olmadığını ama doğal olarak yakınlaştığımızı düşün… Gayet doğru olurdu, yanılıyor muyum? O zaman ben de aynısını yapacağım.”

“Ama Araragi-kun, çok fazla arkadaşı olan tiplere benzemiyorsun.”

“Bu dediğin geçen seneye kadar doğruydu. Tipleri bir kenara bırakalım, bu benim ilkemdi. Bahar tatilinde bir paradigma değişimi yaşayıverdim de… Peki ya sen?”

“Benim için geçen pazartesiye kadardı.”

dedi Senjougahara.

“Daha açık olmamı istiyorsan–Araragi-kun’la tanışana kadar.”

“…”

Ne demeye çalışıyor bu kız…

Aslında, tüm bu konu nereye varıyor…

Sanki Senjougahara hemen şu an bana aşkını itiraf edecekmiş gibi…. Nefes almak çok zor, sessizlik çok anlamlı ve… Kendimi buna pek de hazır hissetmiyorum. Olayın buraya geleceğini bilsem, daha güzel kıyafetler seçer, saçlarımı tarardım…

Ama hayır!

Ahh, ciddi şekilde aşkını bana itraf edişini düşünmeye başladım ve kendimden iğrenircesine utandım şimdi! Ayrıca, ben tüm bunları düşünürken, neden gözlerim Senjougahara’nın göğüslerine dikildi!? Bu kadar mı öngörülebilir biriydim? Araragi Koyomi bir kız hakkında karar verirken nasıl göründüğüne (göğüslerine) önem veren, böylesine sığ bir adam mıydı?…

“Sorun ne, Araragi-kun?”

“Ah, eee… Gerçekten özür dilerim.”

“Ne için?”

“Düşüncelerim varlığımın bir günah olduğunu fark etmemi sağladı.”

“Anlıyorum. Günahkar bir piçsin, değil mi?”

“…”

Değil.

Bir kez daha, aynı anlama gelse de farklı nüansa sahipti.

“Uzun lafın kısası, Araragi-kun…” dedi Senjougahara, “ne dersen de, bunu bir şekilde sana ödemem gerektiğini düşünüyorum. Yoksa, sana karşı hep zayıf hissedeceğim sanırım. Eğer ilişkimizi güçlendirmek istiyorsak, çözümü kesinlikle bu yoldan ve eşit şartlada arkadaş olmamızdan geçiyor.”

“Arkadaş…”

Arkadaş.

Neden…

Neresinden bakarsan bak, sözüm ona dokunaklı bir fikir; ama yine de aşırı beklentilerim olduğundan, içten içe çökmüştüm, nasıl desem–içten hüsrana uğramıştım…

Hayır, bu da değil…

Olay gerçekten bu değildi…

“Ne oldu şimdi, Araragi-kun? Kendimce gayet havalı bir şey söylediğimden eminim, yine de umudunu kaybetmiş bir ifaden var.”

“Yok yok, öyle değil. Öyle düşündüğünü öğrenmek beni, içimdeki Fransız kankan dansı yapma isteğini çaresizce bastırmaya zorladı, o yüzden garip durabilir.”

“Ah.”

Görünüşe göre memnundu, başıyla onayladı.

Muhtemelen art niyetli olduğumu düşünmüştü.

“Peki o zaman. Her türlü–Araragi-kun. Yapmamı istediğin bir şey var mı? Bana dediğin her şeyi yapacağım.”

“H-her şeyi?”

“Her şey.”

“Peki…”

Yaşıtım olan bir kız az önce benim için her şeyi yapacağını söyledi.

Beklenmedik bir başarım kazanmak gibi.

Ne dediğinin kesinlikle farkında olduğuna kalıbımı basarım.

“Ciddiyim, ne olursa. Dileğin neyse–senin için gerçekleştireceğim. Dünya’yı ele geçirmek, sonsuz yaşam, Dünya’ya gelmek üzere olan Saiyanlar’ı yok etmek, her şey.”

“Shén Lóng’dan daha güçlü olduğun anlamına mı geliyor bu!?”

“Aynen öyle.”

Onayladı.

“Öyle tehlikeli bir anda harekete geçeceğimi düşünmemeni tercih ederim. O yüzden evet, daha özel bir dileğin olmasını terih ederim, doğru. Daha basit bir şey.”

“Tabii ya…”

“Yoksa sen, doğal olarak, söylediklerim karşısında afalladın mı? O zaman, geleneksel yöntemlere başvurabilirsin. Bu gibi durumlarda sıklıkla kullanılan klasik dilekler mevcut. Mesela, ‘100 tane daha dilek hakkım olmasını diliyorum’ gibi.”

“Eh? Bu mümkün mü? Senin için sıkıntı olmasın?”

Bu durumda, sıklıkla kullanılan klasik dilekler ahlaksız ve yasak olan şeyleri de kapsayacaktır, değil mi?

Ve kendi ağzıyla söylemişti.

Resmen bunu istiyordu.

“Her hangi bir şey söyle yeter. Elimden geldiği kadar yapabileceğim bir şey söylemeni istiyorum. Mesela bir hafta boyunca cümlelerin sonuna ‘-nyu’ eklemek ya da bir hafta boyunca okula iç çamaşırı giymeden gelmek ya da bir hafta boyunca lavman diyeti yapmak gibi. Eminim senin de tercihlerin vardır.”

“Yok artık, ne derecede çılgın bir fetişimin olduğunu varsayıyoruz?! Seni affediyorum ama bu yine de çok kaba olduğun gerçeğini değiştirmez!”

“Ah… hayır, gerçekten özür dilerim, ama tüm hayatım boyunca bunlara dayanabileceğimi sanmıyorum…”

“Tam tersine! Çılgınlığımın seviyesini hafife aldığın için sinirli değilim!”

“Yapma ya.”

Senjougahara’nın suratının Buda’dan farkı yoktu.

Beni parmağında oynatıyordu…

“Aslında, Senjougahara, o tarz fantezilerle başa çıkabileceğinden emin misin?…”

“O derece kararlıyım.”

“…”

Olmasan daha iyi olacak bir kararlılıktasın.

“Beyin fırtınası yapacak olursak, şahsen seni her gün üzerime hizmetçi kıyafetinden başka hiçbir şey giymeden her sabah uyandırmamı istemeni önerirdim. Erken kalkmakta iyiyimdir, hatta, epeydir alışkanlık haline getirdim. O saatte kahvaltı hazırlamak bile bana vız gelir. Üzerimde sadece hizmetçi kıyafetimle, tabii ki. Arkamdaki manzarayı seyretmekten keyif almak her erkeğin özünde yok mudur?”

“Öyle ‘erkeğin özü’ gibi şatafatlı kelimeler kullanma bir kere! Erkeğin özü çok daha güzeldir, daha havalıdır! Hem, onu aile ortamında yaparsan, bahsi geçen aileyi maksimum ışık hızında mahfedecektir!”

“Aile olmasa senin için sıkıntı olmayacakmış gibi duruyor. Peki, bir hafta evimde yaşamaya ne dersin? Gerçi, ikisi de aynı yere çıkıyor.”

“Dinle, Senjougahara.” Ona bir şey yaptıracak cesareti sonunda toplamıştım. O tarz bir müzakere sonuca ulaşsa bile, işin sonunda arkadaşlığımızın aynı kalacağını düşünmüyorum.”

“Ah. Öyle söyleyince mantıklı oldu. Evet, doğru. Cinsel içerikli şeyleri listeden çıkaralım o halde.”

Tamam, idare eder.

Bekle, cümlelerinin sonunu ‘-nyu’ ile bitirmek Senjougahara için cinsel içerikli bir şey miydi?… Duygusuz tarzının altında pek değişik zevkleri olduğu aşikar.”

“Cinsel içerikli isteklerinin olacağını da düşünmemiştim, gerçi.”

“Oh, ciddi bir güven seziyorum.”

“Hala bakir olduğun içindi.”

“…”

Bunun muhabbetini daha önce yapmıştık, değil mi?

Ah evet, geçen hafta.

“O kadar aç gözlü olmadıklarından bakirlerle başa çıkmak kolay oluyor.”

“Ee… Senjougahara. Bir saniye. Bakirliğim hakkında ağzına geleni söyleyip duruyorsun, ama sen de bu konuda deneyimsiz değil misin? Konuşma tarzına bakınca pek de, ee, etkilendiğimi söyleyemeyeceğim..”

“Ah yapma. Deneyimliyim.”

“Öyle mi?”

“Kitabını yazdım.”

Dedi Senjougahara gözünü kırpmadan.

Ne dersem diyeyim.. ağzımın payını vermeye bayılıyor.

“Kitabını yazdım” ifadesi de dahil.

“Biliyor musun… Nasıl desem bilmiyorum, ama diyelim ki, öyle olsan bile, bunu bana söylemenin sana ne faydası var?”

“…Hmm.”

Kızarıyor.

Kızaran bendim tabii, Senjougahara değil.

Bu muhabbetten bıkmıştım.

“Peki… Düzelteyim o zaman,” diye hızlıca cevapladı Senjougahara. “Hiç, deneyimim yok. Bakireyim.”

“…Peh.”

Bu tarz bir itirafa göre değerlendirecek olursam, itiraf gibi itiraftı.

Ve üstelik, benim de sesli bir şekilde dışarıya vurmamı sağlamıştı, o yüzden durumlar eşitlenmişti.

“Bu demek oluyor ki!” Senjougahara ciddiyetle konuşmaya devam ederken, işaret parmağını bana doğru kaldırıp, neredeyse tüm parkta yankılanacak bir ses tonuyla bağırdı. “Kimse benim gibi evde kalmış dengesiz bir bakire dururken, Araragi-kun gibi sıkıcı bir bakirle konuşmak istemez!”

“…!”

Bana… laf sokmaya o kadar meraklı ki, gerekirse kendini kötülemekten hiç çekinmiyor…

Bir bakıyordunuz, ona şapka çıkarıyordum; bir bakıyordunuz, ona beyaz bayrak sallıyordum.

Etrafım kuşatılmıştı.

Eh, Senjougahara’nın müthiş ahlakı ve acımasız tavrına bakacak olursak, geçen hafta yaşananlar hislerini travmayla sonuçlanabilecek kadar derinden sarsmış olmalıydı; böylece, bu durumda yapılması gereken fazla da kurcalamamak olmalı. Çünkü onun için tüm bunlar şimdiye kadar kişilikten çok patolojiye dönüşmüş olurdu.

“Konuyu fazla dağıttık,” dedi Senjougahara, sakin sesi geri dönmüştü. “Gerçekten, istediğin hiç mi bir şey yok, Araragi-kun? Basit bir şey, sana bir konuda yardımcı olmak gibi falan.”

“Yardımcı olmak–hmm.”

“Konuşmakta pek iyi değilim ve kelimelerimi gerçekten iyi seçemiyorum, ama inan bana, senin işine yaramak istiyorum.”

Evet, konuşmakta kesinlikle iyi değilsin..

Hatta çok boşboğaz olduğunu bile düşünüyorum– ama Senjougahara Hitagi..

Pek de–kötü niyetli birisi gibi durmuyor.

Ve listeden çıkarılan o erotik dilekler, eh.

Müstehcen dileklerden üstünkörü ve pis bir şekilde bahsetmenin sırası değil.

“Veya münzevi olmayı kesmene yardımcı olmak gibi.”

“Kendimi hiç de kapatmıyorum. Hem münzevilerin dağ bisikletlerine sahip olduğu nerede görülmüş?”

“Münzevilerin dağ bisikletlerine sahip olmadığını kesin olarak bilmiyorsun, değil mi? Bir insan sırf münzevi diye, kendi ön yargılarını onların üzerine yıkamazsın, Araragi-kun. Tekerlerini söküp evin içerisinde pedal çevirebilir mesela.

“Aerobik bisiklet gibi mi?”

Sağlıklı bir içe kapanma.

“Ama ne konuda sorunlarım olduğunu bir anda düşünemiyorum.”

“Doğru olabilir. Saçların daha bugün uyanmışsın gibi durmuyor.”

“En kötü kaygılarımdan birinin saçımın bozulması mı yani!?”

“Fazla irdeleme. Suçlu benliğin şaşırtıcı derecede güçlü… Araragi-kun, her şey ayan beyan ortada, farkında mısın?”

“Bu cümleden ne çıkarmam gerekiyor…”

Yuh.

Gül gibiydi, dikenli yaprakları olan.

“Sınıfındaki, hani şu herkese iyi davranan kızın bir tek sana soğuk davranması gibi dertlerinle ilgili de yardımım dokunabilir.”

“Çok acımasız!”

Ona yapacağı şeyi söylemediğim sürece, kendi isteğim dışında bile, bu olaylar bütününün kendisi sonsuza kadar süreceğine dair gözdağı veriyordu.

Peh…

Gerçekten bıkmıştım.

“Pekala… Sorunum, eh… Yani, bunu gerçekten dert ettiğime yemin edemem, haberin olsun.”

“Ah. Demek sorunun var!”

“Herkesin sorunları var.”

“Dinliyorum, nedir?”

“Pek hırslısın.”

“Nasıl olmam! İsteğini yerine getirip getiremeyeceğim noktanın kıyısındayız. Yoksa başkalarına söyleyemeyeceğin bir şey mi?”

“Yoo, değil…”

“O zaman söyle! Başkasına anlatmak her şeyi kolaylaştırır–yani öyle derler.”

Senin, yakın tarihte tanıştığım en gizemli insanın, bunu söylemesi doğruluğuna pek de katkıda bulunmuyor.

“Ben, ah… kız kardeşimle kavga ettim.”

“…Yardım edebileceğim bir şeye benzemiyor.”

İşte çabucak pes eden bir kadın gördünüz.

Daha yeni başlamıştım, yahu…

“Hikayeyi bitir tabii, ne olur ne olmaz.”

“Ne olur ne olmaz!…”

“O zaman, her şeyden önce hikayeyi bitir.”

“Bu neredeyse aynı anlama geliyor.”

“Her şeyden önce, her şeyden önce olanın, diyeceğin ilk şeyde öncelikli olması demektir.”

“…… Ahh, tabii, evet.”

Bunu bir daha söylemeyeceğime yemin ettim.

“Malum, bugün Anneler Günü.”

“Hm? Ah, öyle evet.” doğal bir şekilde onayladı Senjougahara.

Sanırım onun hakkında biraz fazla endişeleniyordum.

Yani bundan sonrası–benim sorunumdu.

“Ee, hangi kız kardeşinle kavga ettin? Yanlış hatırlamıyorsam 2 kız kardeşin var, değil mi”

“Evet, demek biliyordun? Daha çok büyük olanla–aslında, ikisiyle birden. Ne olursa olsun, nerede olursa olsun, ne zaman– neden ve nasıl yaparlarsa yapsınlar, her zaman birlikte yapıyorlar, çok sıkılar.”

“Onlara boşuna Tsuganoki Ni-chuu no Fire Sisters demiyorlar.” (ÇN: “Tsuganoki 2. Sınıf Ateş Kız Kardeşler” anlamına geliyor. Burayı şimdilik olduğu gibi bırakmak istiyorum zira hem İngilizce hem Japonca içeren özel bir isim.)

“Lakaplarını bile biliyorsun…”

Bu nedense pek hoşuma gitmedi.

Gerçi kız kardeşlerimin bilinen bir lakaplarının olması hoşuma gitmedi değil.

“İkisi de anneme çok bağlılar — annem de onlara yavru kedi gibi davranıyor, seviyor falan. O yüzden–”

“Anlıyorum,” Senjougahara lafımı kesti, sanki her şeyi çözdüğünü belli etmeye çalışır gibi. Konuşmamın bitmesini bekleyemezdi, neredeyse daha fazla duymak istemiyormuş gibi. “Ruhsuz ağabey, bugünün Anneler Günü olması dolayısıyla, kendi evinde dışlanıyor.”

“…Özetle bu şekilde.”

Ruhsuz ağabey kısmının Senjougahara için klasikleşmiş bir kötüleme oluşu, ama aynı zamanda da abartısız bir şekilde hakikat oluşu, bana itiraf etmekten başka bir seçenek bırakmamıştı.

Dışlanmışlık kısmından bahsetmiyorum.

O kısımda huzursuz olmuştum.

“Ve böylece, buralara kadar geldin demek. Heh. Yine de, anlamıyorum. Tüm bunlar nasıl oldu da kız kardeşlerinle kavga etmenle sonuçlandı?”

“Sabahın erken saatlerinde, gizlice sıvışıyordum, ve bisiklete binmemle birlikte kız kardeşlerime yakalandım. Münakaşa da peşinden geldi.”

“Münakaşa?”

“Görünüşe bakılırsa Anneler Günü’nü benimle birlikte kutlamak istemişler, ama — yani, bak, gerçekten yapamam, öyle işte.”

“Yapamazsın, demek. Öyle işte, eh.”

Senjougahara anlamlı bir şekilde cümlelerimi tekrarladı.

Ya da yeniden düşünmemi istedi.

Sorunlarımın ne kadar keyfi olduğunu göstermek için.

Senjougahara’nın baba-kız ailesiyle kıyaslayınca– muhtemelen tahminimde haklıydım.

“Liseli bir kızın babasından nefret etmesi çok sık karşılaşılan bir durumdur– bir oğlan da annesine aynı şekilde katlanamayabilir mi yani?”

“Peh… Hayır, onun etrafında olmaya dayanamıyorum diye bir şey yok, ondan nefret de etmiyorum, ama yine de, ah, garip hissettiriyor, yani, kız kardeşlerim benden küçük olduğu içn, hepsi aynı, çoğunlukla–”

Büyük ağabey olmak böyle bir şey.

İşte bu yüzden her şey onların yaptıklarına göre şekilleniyor-”

“…Ama eh, Senjougahara. Sorun bu değil. Kız kardeşlerimle kavga, Anneler Günü ve diğer şeylerle sorunum yok– tüm bunlar sadece bugün değil, her özel günde oluyor. Sadece..”

“Sadece ne?”

“Bak. Çok şeyden bahsedebilirim, Anneler Günü’nü gidip kutlayamam gibi ya da benden 4 yaş küçük kız kardeşlerimin bana söylediği şeylere aşırı tepki vermem gibi, tüm bunların hepsi, yani, ne kadar aşağılık bir insan olduğumu gösteren şeyler, ne kadar beni sinir etse de, bu böyle.”

“Heh–karmaşık bir sorunmuş,” dedi Senjougahara. “Yok oluyorsun ve ortada sorun kalmıyor. Kaz ve yumurta sorunu gibi.”

“Yumurta önce geliyor, bu arada.”

“Öyle mi?”

“O kadar karmaşık değil, daha küçük. Yani, malesef, aşağılık bir insanım! Ama, yine de, kız kardeşlerimden özür dilemek zorunda kalacağımı düşündüğümde, bir anda eve gitmek hiç umrumda olmuyor. Bu parkta sonsuza kadar yaşayabilirmişim gibi hissediyorum.”

“Demek eve gidip gitmemeyi umursamıyorsun–hm. Senjougahara iç ekti. “Üzülerek söylemeliyim ki, aşağılık bir insan oluşunla ilgili yapılması gereken şeyler beni aşıyor..”

“…”

Evet, ortada bariz olan bir şeyi söyledi, ama dürüstlüğü ve kırgın sesi moralimi daha da bozdu. Yani, moral bozukluğu kadar derin bir şey değil ama derinlik içermeyen hislerimin sayısı da kendi başına kötü bir his veriyordu.

“Ya da, ‘çok sıkıcı olmalıyım’. İlla ki bir şey için endişeleneceksem, dünya barışı ya da insanları mutlu etmek için endişelenmek istiyorum. Ama işte böyle, sorunum, bu kadar minik. Ben de bundan–nefret ediyorum.”

“Minik–”

“Ya da ‘sefil’ diyebiliriz. Yani, ah, şans kurabiyesinden her zaman ‘nispeten iyi şans’ çıkması gibi, o tarz bir sefillik.”

“Tılsımını inkar etmemelisin, Araragi-kun.” (ÇN: Tılsım/Charm olarak çevrilen Japonca kelime burada Miroku diye geçiyor. O da sanırım Maitreya Buddha’ya bağlanıyor.)

“Neyimi!? ‘Nispeten iyi şans’ sonucunu alan bu zamana kadar hep tılsımım mıydı!?”

“Şaka yapıyorum. Ve, sefilliğinin de her zaman ‘nispeten iyi şans’ çıkmasıyla alakası yok.”

“Tahmin edeyim, ‘büyük kötü şans’ çekmek gibi diyeceksin.”

“Ah, hayır. Bu çok korkunç… iyi olurdu. Araragi-kun’un sefilliği tamamen…” Senjougahara söyleyeceklerine ağırlık vermek için bir süre durakladı, sonra devam etti.”…’büyük şans’ çekip, altındaki ufak yazıyı okuduğunda aslında içeriğin o kadar da şanslı olmamasını fark etmek gibi. Daha çok böyle evet.”

Fikri sindirmeden önce baştan sona çiğnedim.

“Lanet olası sefillik!” Bağırdım.

Hiç bu tarz sefil insanların olduğunu duymamıştım… Bir şeyler eklemem gerekirse, çok güzel özetlemişti… Ardı ardına– ya da daha çok, ardı ardına ispatlarıyla bu kadın tamamen uğursuzdu.

“Ama anneni önemsememenin yanında, kardeşlerinle yaptığın kavga küçücük kalıyor. Buna rağmen, Araragi-kun, kız kardeşlerini sevip, şımartman gerekiyor.”

“Baştan sona kavgadan ibaretiz.”

Hepsinin içinde–bugün uygun olabilirdi.

Ama bugün sıradan bir gün değildi.

“Ne açıdan bakarsan bak onları tatlı olmayan, huzur bozucu kız kardeşler olarak görüyorsun demek?”

“Kız kardeşlerim hiç de huzur bozucu değiller!”

“Ya da bir çeşit aşk olabilir. Sen, Araragi-kun, şaşırtıcı bir şekilde kız kardeşlerinden hoşlanıyorsun, diye düşünüyorum.”

“Hayır. Kız kardeş aşkı, kız kardeşi olmayanların vahşi bir fantezisidir Gerçek hayatta kesinlikle imkansız olan bir şey.”

“Ah! Sen, onlara sahip olduğun için, kız kardeşleri olmayanlara küçümseyen bir tavırla yanaşıyorsun. Bu tavrın beni eğlendirmiyor, Araragi-kun.”

Ne demek istiyor bu?…

“”Para hiç önemli değil~”, ya da “Kız arkadaşım olmasa da olur~”, ya da “Akademik geçmişin önemli değil~” diyen tipler… tepeden bakan insanlardır. Iy.”

“Kız kardeşler bu gruba dahil değiller…”

“Yani. Onlara karşı özel hisler beslemiyorsun. Öz kız kardeşlerine aşık olmazsın.”

“Kim olur?”

“Doğru. Sororat seninkisi.”

Soro rat?

Hayır, öyle demedi bence.

“Sororat evliliği diyorum. Levirat evliliğinin zıttı. Yani, eşin öldüğünde, kız kardeşiyle evlenirsin.”

“…Her zamanki gibi bilgilisin, takdirimi kazanmaya devam ediyorsun ama neden sorarat mı neyse ondan olmam gerekiyor?”

“Senin durumunda, ilk önce kendi kanından olmayan bir kadının sana “Oniichan” diyen kızına sahip olacak, sonra da kızıyla evleneceksin. Böylece evliliğinden sonra bile sana “Oniichan” demeye devam edecek, bu da yani orijinal anlamı oluyor–”

“İlk karımı öldüreceğim anlamına geliyor bu!”

“Eşcinsel olmayan adam” rolü bana orijinal olarak verilmemişti ama Senjougahara’nın ifadesi daha o cümlesini bitirmeden tepki göstermeme neden olmuştu.

“Bu yüzden, sorocon Araragi-kun–”

“Lütfen, yalvarırım, siscon olarak seslen!” (ÇN: Sister complex, yani kız kardeşine karşı cinsel hisler beslemek anlamına gelir. Senjougahara kız kardeş aşkı muhabbetine girerken de sık sık siscon tabirini kullanmıştır. Aynı şekilde sororat muhabbetini ilk kez açtığında da “sorocon” demiştir.)

“Ama, öz kız kardeşlerine aşık olmayacağını söylemiştin.”

“Baldızıma da aşık olmayacağımı söylemiştim!”

“O zaman, aile içi sevgiline aşık olabilirsin.”

“Demiştim ki… Ne? Aile içi sevgili ne be?”

O neydi öyle?

Hayır, bir çifti “aile içerisinde” saymak demek, iki kez düşünüldüğünde, uygun görünüyor, yani eğer “aile içerisinde” tabirinin görev, minnet anlamına geldiğini göz önüne alırsak. Ama, gerçek aşıklara ne diyeceğiz o zaman? Ve konuyu saptırmıştık…

(ÇN: İngilizce ve Japonca’da bu tarz aile içi konumlandırmalar bizimkinden farklı olarak söyleniyor. Baldızınız İngilizce’de “sister-in-law”, Japonca’da “giri-no-imouto” olarak geçer. Bu yüzden Senjougahara giri-no-koibito/lover-in-law diye sorduğunda Araragi afallıyor çünkü böyle bir tabir yok.)

“Gerçekten ufaksın, böyle dandik bir espri karşısında bile afallıyorsun.”

“Söylediğin şeyler hiç de dandik şeyler değil.”

“Şu an sadece seni sınıyorum.”

“Ne için sınıyorsun.. ya da, tüm bu süre boyunca benimle oynuyor muydun yani?!”

“Ciddi olsaydım, dönüşürdüm.”

“Dönüşürdün!? Lanet, kesinlikle görmek isterim!”

Hayır, görmek istediğimden bile emin değilim…

Senjougahara iç çekti, dalgın görünüyordu.

“Zamanının çoğunu aşırı tepki vererek geçirsen de, insan olarak ufacıksın… Belki de karmayla alakalı bir şeydir? Ama, ne kadar aşağılık biri olursan ol, seni yok etmeyeceğim. Aşağılık-insanlığın için burada olacağım.”

“Bu da bir diğer garip ifadeydi.”

“Ne olursa olsun senin için burada olacağım. Batı tepelerinden, doğu denizlerine kadar; eğer sen dilersen cehennemde bile tesellin olacağım.”

“…Tabii, var ya, bu tarz laflarla havalı durabilirsin, sadece..”

“Ee, insani boyutlarınla alakalı şeyler haricinde, canını sıkan bir şey varmı?”

“…”

Ya benden nefret ediyorsa?

Ya şu an ağır bir şekilde zorbalığa maruz kalıyorsam?

Umarım sadece bir zorbalık manyaklığından ibarettir..

“Hala aklıma bir şey gelmiyor…”

“Ne istediğin bir şey var, ne de canını sıkan bir şey-hmm…”

“Bu sefer nasıl bir tacize maruz kalıyorum?”

“Büyük bir adamsın, harika.”

“Zorlama bir övgü oldu, yapma.”

“Had derecede büyüksün, Araragi-kun.”

“Zorlama övgü yok ded-… Ee, bir daha söyle? Had ne?”

“‘Büyük’ demenin abartılmış hali. Bilmiyor muydun?”

“Bilmiyordum… Ve sadece beni övmek için neden böyle şatafatlı kelimeler seçiyorsun? Yine ne planlıyorsun?”

O kadar şeyin arasında büyük bir adam olduğumu söylemişti.. Ne kadar aşağılık, ufak bir adam olduğumdan bahsederken hem de.

“Hiç, sözlü tacizimi bir haftalığına kesmemi dileyeceğini düşündüm, o yüzden pratik yapmaya başladım.”

“Yapabileceğini hiç sanmıyorum.”

Nefes almamanı veya kalp atışını durdurmanı istemek gibi bir şey olurdu.

Ve sözlü tacizini bir haftalığına kesmiş olduğunu varsayalım, bildiğim Senjougahara’nın ortadan kaybolması demek olurdu ve artık benim için eğlenceli olmazdı– bekle, neden Senjougahara’nın zehrinden uzaklaşmam giderek imkansızlaşıyor şimdi?

Ucuz atlatmıştım…

“Tamam, tamam… Bu arada, cinsel içerikli şeyleri çıkarmamızla birlikte hiçbir şey bulamaman harika oldu.”

“Çok doğru, o kısımdan önce de hiçbir şey bulamayışımı da hesaba katarsak.”

“Aferin, Araragi-kun. O zaman birazcık cinsel olabilir. Ben Senjougahara Hitagi, arzularının mührünü kaldırıyorum.”

“…”

Şu an bir şey mi yapmam gerekiyor?

Ahh, aşırı-farkındalık… Mükemmel.

“Gerçekten bir şey olmadığına emin misin? Ders çalışmana yardım etmek gibi.”

“Onu çoktan bıraktım. Mezun olayım yeter.”

“Demek mezun olmak istiyorsun.”

Gayet normal bir şekilde mezun olacağıma eminim!

“Demek normal bir şekilde olmak istiyorsun?”

“Resmen yalvarıyorsun.”

“Peki bakalım–”

Senjougahara resmen süreli bir şekilde durakladı, uygun bir an seçti ve:

“Kadın mı istiyorsun?”

“…”

Hala mı aşırı-farkındalık?

“Ya ‘evet’ dersem?.. O zaman ne olur?”

“Kız arkadaşın olur,” dedi Senjougahara ifadesiz bir suratla. “Hepsi bu.”

“…”

Evet…

Gerçi, derinlemesine düşünürsem, doğru bir tabir.

Ne kadar saçma bir durumun içerisindeyiz, gerçekten anlamıyorum– ama ne seçersem seçeyim, süreci bırak, kendini benim için bunu yapmaya zorunlu hisseden birine sahip olmak, yani, doğru değil. Etik ya da ahlak tarzı şeylerden bahsetmiyorum, bir şekilde doğru gelmiyor.

Aile içi aşıklar da değiliz, yani.

Bir şekilde Oshino’nun bir zamanlar söylediğini anladığımı hissettim.

Kendini kurtar..

Oshino’nun bakış açısından, yaptığım şey– Senjougahara için ya da Hanekawa için olsun, hatta o bahar tatili kadını… o vampir için olsun, yaptıklarım tatlı görünse de doğru değildi.

Çünkü Senjougahara’nın sorunu Senjougahara’dan, kendi içten hislerinden, başka kimse tarafından çözülmemişti.

Bu açıdan–hiç de tatlı değildi.

Kime dayanırsam dayanayım.

“Hayır, öyle değil, gerçekten.”

“Hmm. Peki.”

En sonunda, derin bir anlamı olsun ya da olmasın, hem olsa bile, ne tür bir anlam olursa olsun, belirsizleşmişti artık–ama Senjougahara sadece bunu demişti, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir belirti göstermeden.

“Tamam, bu seferlik bana meyve suyu falan al. Ve anlaşmış oluruz.”

“Ah. Fedakarız, demek.”

Gerçekten büyük bir adamsın, sonuçlandırmak için ekledi Senjougahara.

Konuyu burada bitirmek için niyetini dışa vurdu.

Başımı ileriye çevirdim. Senjougahara’nın yüzüne bakarak çok fazla zaman geçirdiğimi fark etmiştim, o yüzden kasıtlı olarak başımı çevirmiştim. Ya da belki de rahatsız olduğumdan gözlerimi kaçırmıştım, bu yüzden de önümde bulunan şeye doğru bakmıştım–

Bir kıza.

Koca bir sırt çantası taşıyan kıza.


ÇN: Bu bölümün çevirisi, bu zamana kadar çevirdiklerim arasında en zorlayıcı olanıydı. Bu bölümü yayınladığımda bana yardım edenlerin ismini buraya yazıp teşekkür edeceğime söz vermiştim. O yüzden, zorlandığım kısımlarda bana yardım eden bakayalo, Skullchukka (ve Japon arkadaşları), Clauseover, AreYouSure, dcmbr, Kudo Shin’ichi ve animedyum‘a teşekkürler!

Advertisements

8 thoughts on “Mayoi Snail – 002

      • Roman çevirmek çok zordur. Gerçekten içinden gelmeyen kimse çeviremez. Hele hele monogatari serisi gibi sözlere dayalı böyle bir serinin zorluğu çok daha fazladır.

      • Uzun lafın kısası yaptığınız iş gerçekten zor. Umarım hep devam edersiniz. Biz de bu seriyi okumaya devam edebiliriz. :D

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s