Hitagi Crab – 006

3

Evimiz şehrin dışında kalıyordu.

Geceleri karanlık olur. Zifiri karanlık. Terkedilmiş bina günışığından o kadar mahrumdu ki, içerisiyle dışarısının hiç farkı yok gibiydi.

Burada doğup büyüdüğüm için garip durmuyordu, hiçbir yönden şaşırtıcı değildi — Ne de olsa, evrenin doğası bu şekildeydi, varlıkların düzeni buydu — Ama Oshino uzak yerleri gezdiğinden olsa gerek; farklılıkların, çoğu sorunun kökü olduğunu söylemişti.

Böylesine kolay bulunan köklere sahip olmak güzeldi.

Ona göre yani.

Her ne haltsa..

Gece yarısını biraz geçmişti.

Senjougahara ve ben, harabe okula geri dönmüştük. Evinden bir minder alıp, bisikletin arka koltuğuna sabitlemişti.

Hiçbir şey yememiş, acıkmıştık.

Bisikleti aynı yerine park edip, çitlerdeki açıklıktan geçtik. Oshino bizi kapının önünde bekliyordu.

Sanki en başından beri oradaymış gibi.

“…eh?”

Oshino’nun kıyafetleri Senjougahara’yı şaşırtmıştı.

Üzerinde kutsal bir kaftan vardı — jōe. Saçını bile taramıştı, farklı biri gibi gözüküyordu. O kadar da pasaklı olmayan biri gibi. (ÇN: Jōe (浄衣), arınmış kaftan anlamına gelmektedir. Shinto rahiplerinin giydiği kıyafetlerdir).

Ne giyersen, osun.

Ama neden bu haliyle daha ürkütücü görünüyordu?

“Oshino-san… aslında bir rahip misin?”

“Hayır, değilim?” dedi. “Ne bir rahip ne de bir keşiş. Okuluna gittim, ama hiç iş bulamadım. Fazla karışık geldi.”

“Karışık?”

“Kişisel sebepler. Kısaca hepsinden bıkmıştım. Kıyafetlerim seninkilerle aynı amaca hizmet ediyor. Giyecek başka temiz bir şeyim yoktu. Burada bir tanrıyla karşılacağız, o yüzden temizlenmem gerekti, tıpkı senin gibi. Sesinin tonuna dikkat et. Ton çok önemli. Araragi-kun’la dövüştüğümde, bir elimde haç, bir demet sarımsak ve birazcık da Kutsal Su vardı. Duruma uyuyordu. Hal ve hareketlerim pek tekin olmasa da, ne yaptığımı biliyorum. Kafana tuz döküp, etrafında sopa sallayarak dolanmayacağım.”

“T-tamam,” dedi Senjougahara.

Oshino’yu böyle görmek kesinlikle bir süpriz olmuştu, ama Senjougahara’nın tepkisi biraz fazla aşırıydı. Neden?

“Güzel ve arınmış görünüyorsun. Aferin. Sadece emin olmak için soruyorum, makyaj yapmadın, değil mi?”

“İyi bir fikir olacağını düşünmedim, o yüzden yapmadım.”

“Güzel. Doğru karar. Sen de duş aldın mı, Araragi-kun?”

“Evet. Şüphen olmasın.”

Eğer bu şeylere dahil olacaksam, yapılması gereken bir adımdı. Ben duş alırken Senjougahara’nın çaktırmadan beni izlemeye çalıştığını bahsetmekten kaçındım.

“Ama önceki halinden hiç farkın yok.”

“Evet, evet.”

Sadece bir izleyici olduğum için, üstümü değiştirmemiştim. Elbette farkım olmayacaktı.

“Şu işi halledelim artık. Yukarıya bir oda hazırladım.”

“Bir oda?”

“Evet.”

Oshino içerideki karanlıkta kaybolmuştu. Beyaz kıyafetlerle bile karanlık tarafından yutulmuştu. Bİr kez daha, Senjougahara’nın elinden tuttum ve Oshino’nun peşinden götürdüm.

“‘Şu işi halledelim artık?’ Bu işi pek de ciddiye almıyorsun, sanırım?” diye sordum.

“O ne demek? İki veledi gecenin yarısı evlerinden çıkarıp, böylesine terkedilmiş bir yere çağırdım. İkinizi de evinize ve yataklarınıza elimden geldiğince çabuk göndermek benim sorumluluğum.”

“Sadece bu yengeci o kadar kolay alt edebilecek miyiz diye merak ediyordum.”

“Ne kadar sert bir laf, Araragi-kun. Başına güzel bir şey mi geldi?” dedi Oshino, arkasına bile bakmadan. “Sen ve Shinobu-chan ya da Başkan-chan ve seks kedisi gibi değil bu. Ve unutma, ben barışçıl bir insanım. Ne olursa olsun şiddetten kaçınmaya çalışırım. Sen ve Başkan-chan kasten hedef alınmıştınız; ama bu yengeç için aynı şey söz konusu değil.

“Değil mi?”

Eğer ortada bir mağdur varsa, kasıt olmayınca sadece kin anlamına mı geliyordu?

“Dediğim gibi, burada bir tanrıyla uğraşıyoruz. Tanrılar sadece oradadır. Hiçbir şey yapmazlar. Öylece var olurlar. Tıpkı okuldan sonra öylece eve gitmen gibi. Tüm bu olanlar onun kendi hatası.”

Zarar yok. Saldırı yok.

Ele geçirme yok.

‘Kendi hatası’ söylenebilecek en hafif tabirdi, ama Senjougahara hiçbir şey söylemedi. Ya ona da mantıklı gelmişti ya da kendini duyacağı her lafa daha önceden hazırlamıştı. Ne yapmak üzere olduğumuza zihnen hazırdı.

Bu yüzden onu kovalamayacak veya alt etmeye çalışmayacağız, Araragi-kun. O tarz şeyleri aklından çıkar. Ondan yardım isteyeceğiz. Merhamet dileneceğiz.”

“Dileneceğiz…?”

“Evet.”

“Kabul edecek mi? Öylece Senjougahara’ya ağırlığını geri verecek mi?”

“Emin konuşamam, ama muhtemelen evet. Noel zamanı tapınağın önünden geçmiyoruz neticede. İçten bir ricayı görmezden gelecek kadar aldırışsız değiller. Tanrılar her zaman büyük resme bakarlar. Japon tanrılarının da farkı yok. İnsanlığı birey yerine bir bütün olarak görürler. Gerçekten farkımızda bile değiller. Önemsiz varlıklarız neticede. Shinobu-chan’ı, seni veya beni ayırt edemezler. Yaş, cinsiyet, ağırlık — hiç önemli değil. Bizler sadece ‘insanız.’ Hepimiz aynı şeyleriz.”

Aynı şey.

Benzer değil. Aynı.

“Hmm. Lanetlerden çok farklıymış.”

“Ee,” dedi Senjougahara, sanki sormak için cesaretini toplamaya çalışıyor gibiydi. “Yengeç.. yakınlarda mı?”

“Evet. Yakında, her şeye yakın. Ama buraya getirmek için, bazı şeyler yapmamız gerekiyor.”

Üçüncü kattaydık.

Sınıflardan birine girdik.

Tüm oda kutsal Shinto sicimleriyle sarılmıştı. Tüm sıralar ve sandalyeler taşınmıştı, tahtanın önünde de bir adet sunak vardı. Kürsüye yerleştirilmiş bir sunuş. Biz burada değilken alelacele hazırlanmış şeyler değildi. Köşelerde yanan lambalar, sınıfı yumuşak ışığıyla yıkıyordu. (ÇN: Yorishiro (依り代), Shinto terimine göre “kami” adındaki ruhların dikkatini çekmek veya onları çağırmak için kullanılan bir objedir.)

Senjougahara’ya bakıp, “Basitçe, bir bariyer. Geçici kutsal mekan. Havalı bir şey değil. Rahatlayabilirsin,” dedi.

“Ben… rahatım.”

“Duyduğuma sevindim.” İçeri adım attık. “İkiniz de — başınızı öne eğin ve yere doğru bakın.”

“Eh?”

“Bir tanrının huzuruna çıkıyorsun.”

Hepimiz sunağın önüne geçtik.

Benimki veya Hanekawa’nınkiyle uğraştığından çok daha farklıydı. Rahat olmayan asıl bendim. Hava çok gergindi — o kadar gergindi ki, bir insanı delirtebilirdi.

Yere çöktüm.

Her şeye hazırdım.

Benim yaşımdaki çoğu insan gibi, dindar değildim. Shinto ve Budizm arasındaki farkı bile zar zor söyleyebilirdim; ama içimde bir parça, içgüdü veya öyle bir şey, bu tip durumlarda ne yapacağını biliyordu.

Bu zaman.

Bu mekan.

“Ah, Oshino…”

“Ne, Araragi-kun?”

“Düşünüyorum da… hazırladığın tüm bu mekana ve duruma bakınca.. gerçekten burada olmam gerekiyor mu? Size engel oluyormuşum gibi geliyor.”

“Olmazsın. Sorun çıkmayacağından şüphem yok, ama ya olursa… Ya olursa, olabilecekleri düşünmen gerekir. Eğer bir şey olursa, ona kalkan olman gerekecek.”

“Olacak mıyım?”

“O ölümsüz bedenin başka ne amacı olabilir ki?”

“…………………”

Kesinlikle güzel bir laf etmişti, ama amacı konusunda yanılıyordu.

Ve artık ölümsüz değildim.

“Araragi-kun,” dedi Senjougahara. “Beni koruyacaksın, değil mi?”

“Ne zamandan beri bir prensessin!?”

“Ah, yapma. Yarın kendini öldürmeyi planlamıyor muydun?”

“O kadar da uzun sürmedi.”

Bir insanın arkasından bile söylenmeyecek bir şeydi; ama o direkt yüzüme söylemişti. Bir önceki hayatımda ne korkunç bir günah işlemiştim de böyle haince bir garezi haketmiştim acaba, üzerine cidden düşünmem gerekiyordu.

“Beleşe yapmanı istemiyorum.”

“Bana ne vereceksin?”

“Kalıcı bir ödül mü istiyorsun? Ne kadar sığ. Bir insan olarak tüm hatalarını kapsayan o soruyu sorarken abartmıyorum.”

“…ee, benim için ne yapacaksın?”

“Bakalım… Sanırım Dragon Quest 5 oynadığın zamanlar Nera’ya köle kıyafetleri giydirmeye çalışacak kadar pislik birisi olduğun söylentisini yayma planımı bir kenara atacağım.”

“Öyle bir şey yapmadım!”

Herkese söylemeyi mi planlamıştı?

Ne kadar kalpsiz.

“Onları giydiremeyeceğin gayet bariz olmalı. Bunu bir maymun bile tahmin edebilir. Hayır, sanırım senin için “köpek bile” demem gerekiyor, değil mi?

“Bir dakia! Aşırı zekice bir laf etmiş gibi davranabilirsin; ama köpeğe benzememle ilgili en ufak bir açıklama duydun mu hiç?

“Doğru,” Senjougahara güldü. “Köpeklere hakaret olurdu.”

“………………….!!”

Bu kadar kusursuz bir zamanlamayla böyle klişe bir cümle bile tahrip edici olabilirdi. Bu kadın kesinlikle zorbaların efendisiydi.

“Pekala. İstersen korkağın teki ol, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstır ve kaç. Eve git ve her zaman yaptığın şeyi yap: yalnız başına otur ve zincirlenmiş gibi davran.”

“O nasıl bir meşgale öyle!?”

Kaç tane daha şeytani söylenti başlatacak?

“Seviyeme ulaştığında, senin gibiler bir şey saklamayı umamaz bile. Hepinizin en derin, en bomboş sırlarınızı biliyorum.”

“Yanlış bir tabir kullandın ve bir şekilde daha da kötüye çektin!? Evreni mi tehdit ediyorsun!?”

Onu geçemezdim.

Kesinlikle ‘bomboş’ sırlar yerine, derin sırlara sahip olmayı tercih ederdim.

“Neyse, Oshino, beni kullanmak yerine, vampiri kullanabilirsin.. Shinobu’yu yani. Hanekawa’da yaptığımız gibi.”

“Shinobu yatağa gideli çok oldu,” dedi Oshino.

“………………….”

Geceleri uyuyan bir vampir.

Gerçekten çok üzücüydü.

Oshino sunağa adanmış sakeyi aldı ve Senjougahara’ya uzattı.

“Hm.. Şimdi ne.. yapmam gerekiyor…?” diye kekeledi.

“Alkol almak tanrılarla aramızdaki mesafeyi azaltır. Her türlü rahatlamanı sağlayacak işte.”

“…Yaşım yetmiyor.”

“O kadar içmene gerek yok zaten. Sadece bir yudum.”

“………………..”

Uzun bir süre Oshino’ya baktı ve bir yudum aldı. Oshino sakeyi ellerinden aldı ve sunağa geri bıraktı.

“Tamam. Önce, kendimizi sakinleştirelim.”

Yüzü ileriye..

Sırtı Senjougahara’ya dönük, Oshino konuşmaya başladı.

“Sakinleşmekle başlıyoruz. Ruh halimiz önemlidir. Eğer düzgün bir hava yaratırsak, ayinin kendisi bir sorun olmaktan çıkar — her şey nasıl hissettiğine bağlı.”

“Nasıl hissettiğim…?”

“Sakinleş. Gardını indir. Burası senin bölgen. Ait olduğun bir bölge. Başını öne eğ, gözlerini kapat ve saymaya başla. Bir. İki. Üç.”

Muhtemelen…

Bu yöntemi takip etmem gerekmiyordu ama yapmayı seçtim. Gözlerimi kapattım ve onunla birlikte saymaya başladım. Saymamla birlikte, farkettim ki..

Tonumuzu ayarlamak için yaptığımız bir şeydi bu.

Oshino’nun kıyafetleri, sicimler, sunak, duş — hepsi Senjougahara’nın zihnini gerekli hale getimek için tasarlanmıştı.

Hipnotik telkin.

Basitçe hipnoz ediyordu.

Kendine güvenini alıp, gardını indirip, onun kendisine güvenmesini sağlamıştı — Yaklaşımı farklıydı ama Hanekawa’yla hemen hemen benzer bir şekilde ilgilenmişti. Kurtuluş sadece inananlara mahsustu — başka bir deyişle, Senjougahara’nın bir şeyleri kabullenmesi, atılması gereken ilk adımdı.

Senjougahara kendi ağzıyla söylemişti…

Ona karşı hep bir adım geride duracaktı.

Ama…

Bu yeterli değildi.

Biraz daha fazlasına ihtiyacı vardı.

Güven önemliydi.

Oshino’nun onu kurtarmayacağından, yani onun kendi kendini kurtaracağından kastı buydu.

Gözlerimi açtım.

Etrafa bakındım.

Meşaleler.

Her köşede alevler titrek bir ışık yayıyordu.

Pencereden içeriye giren rüzgar.

Alevler titriyordu, ilk sert rüzgarla sönmeye hazır haldeydiler.

Ama sönmediler.

“Sakin miyiz?”

“Evet.”

“O zaman sırada sorular var. Sana sorduğum sorulara cevap ver. Adın ne?”

“Senjougahara Hitagi.”

“Okulun?”

“Naoetsu Lisesi.”

“Doğum tarihin?”

“7 Temmuz.”

Sorularının çoğu anlamsızdı, hiçbir şey ifade etmiyorlardı.

Soru üstüne soru.

Tempoyu hiç düşürmeden.

Oshino’nun sırtı ona dönük.

Senjougahara’nın gözleri kapalı, başı öne eğik.

Yüzü yere dönük.

Oda o kadar sessizdi ki, nefes alışımız duyulabiliyordu; hatta neredeyse kalp atışlarımız bile duyulabilirdi.

“Favori yazarın?”

“Yumeno Kyusaku.”

“Çocukken yaptığın bir hata?”

“Buna cevap vermek istemiyorum.”

“Sevdiğin eski bir şarkı?”

“Müzik dinlemem.”

“İlkokulu bitirdiğinde ne düşündün?”

“Sadece başka bir okula transfer oluyordum. Bir devlet okulundan, başka bir devlet okuluna.

“İlk aşkın nasıldı?”

“Buna cevap vermek istemiyorum.”

“Hayatındaki,” dedi Oshino, ses tonu hiç değişmeden, “en acı verici an neydi?”

“…………………….”

Senjougahara cevap bile veremedi.

Reddetmedi. Sadece sessiz kaldı. Gerçekten önemi olan tek sorunun bu olduğunu söyleyebilirdim.

“Ne oldu? Hatırlayabildiğin en acı şey.”

“…benim…”

Sessiz kalamadığı barizdi.

Cevap vermeyi reddedemediği de.

Ruh hali izin vermiyordu.

Bu oda müsaade etmiyordu.

Cevap vermek için buraya getirilmişti.

“Annem..”

“Annen?”

“Bir tarikata katıldı.”

Ve özellikle kötü olan birine.

Bana daha önce anlatmıştı..

…annesinin nasıl tüm banka hesaplarını kuruttuğunu, nasıl borç aldığını, nasıl ekonomik çöküntüye uğradıklarını. Boşandıktan sonra bile, tüm o borçları ödemek için babasının nasıl her gün fazla mesai yaptığını, uyumaya bile vakit bulamadığını.

Onun en acı verici anısı bu muydu?

Ağırlığını kaybetmesinden daha mı acıydı?

Elbette.

Elbette daha acıydı.

Ama.. bu..

Bu…

“Hepsi bu mu?”

“…hepsi?”

“O kadar da değilmiş. Japon yasaları dini özgürlüğü garanti eder. Temel insan haklarından biri, ne istediğine inanmaktır. Annen istediği şeye inanır, istediği şeye tapar. Tek fark yöntemidir.”

“………………….”

“Başka bir deyişle… yetmez,” Oshino üsteledi. “Bana ne olduğunu söyle.”

“Ne old-…a-annem…benim için. Tarikata katıldı, onu kandırdılar…”

“Annen tarikata katıldıktan sonra ne oldu?”

Sonra.

Senjougahara dudağını ısırdı.

“T-tarikattan bir adamı eve getirdi.”

“Tarikattan bir adam. Adam ne yaptı?”

“A-arınma ayini, diyordu.”

“Arınma? Neyi arındıracaktı?”

“Adam… beni arındıracağını söyledi.” Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyordu. “So-sonra bana saldırdı.”

“Saldırdı. Şiddet mi? Yoksa.. taciz mi?

“…taciz. O a-adam…” Senjougahara kendini söylemeye zorladı. “Bana tecavüz etmeye çalıştı.”

“… Anladım,” Oshino başıyla onayladı.

Senjougahara’nın…

…bedeni hakkında garip bir şekilde aşırı korumacı olması.

Kimseye güvenmemesi.

Çok savunmacı ve saldırgan olması.

Bu her şeyi açıklıyordu.

Oshino’yu bu kıyafetlerle gördüğünde neden öyle tepki verdiğini de.

Onun gözünde o kıyafetler, tarikatın giydiklerinden farklı değildi.

“Rahip olmasına rağmen.”

“Budist bakış açısı. Cinayete izin veren dinler var, aileni bile katletmene izin veren. İnançlar evrensel değildir. Ama “denedi” dedin — başarılı olamadı mı?”

“Kramponumu aldım ve ona vurdum.”

“… cesur.”

“Kanamaya başladı. Acı içinde kıvrandı.”

“Ve artık güvende miydin?”

“Evet.”

“Güzel.”

“Ama annem bana yardım etmedi.”

Olan biten her şeyi öylece izlemişti.

Senjougahara’nın sesi bir kez bile titremedi.

Hiç duraksamadı.

“Bana bağırdı.”

“Hepsi bu mu?”

“Hayır. O adamı yaraladığım için…annem…”

“… cezalandırıldı mı?” Oshino sözünü kesti.

Cevabı ben bile tahmin edebilirdim, ama.. sözünü kesmek etkili olmuştu.

“Evet,” dedi, ciddiyetle onayladı.

“Kızı kilisenin adamını yaralamıştı. Süpriz olmadı.”

“Değil mi.. Bu yüzden… tüm paramız. Evimiz. Eşyalarımız. Bütün borçlar. Ailemizi yok etti. Tamamen mahvetti, her şeyi mahvetti ama bir şeyleri mahvetmeye de devam etti. Hala ediyor.”

“Şimdi nerede?”

“Bilmiyorum.”

“Bilmen lazım.”

“Eminim… hala onlarla birliktedir.”

“Hala inanıyor.”

“Hiç öğrenmedi. Hiç utanması yok.”

“Bu seni incitiyor mu?”

“Evet.”

“Neden incitiyor? O artık senin annen değil.”

“Hep düşündüm. Eğer.. eğer direnmemiş olsaydım. O zaman… bunların hiçbiri olmazdı.”

Ailesi hala bir arada olurdu.

Hiç dağılmamış olurlardı.

“Öyle mi düşünüyorsun?”

“Öyle… düşünüyorum.”

“Gerçekten mi?”

“… Evet.”

“O zaman bu… senin düşüncen,” dedi Oshino. “Ne kadar ağırlığı olursa olsun, bu sorumluluğu taşımak zorundasın. Senin için başkalarına taşıtamazsın.

“Başkalarına taşıtmak…?”

“Gözlerini sabit tut. Şimdi aç… ve bak.”

Ve…

Oshino gözlerini açtı.

Senjougahara da aynısını yaptı.

Köşedeki meşaleler.

Titrek alevleri.

Gölgelerimiz..

… titrek gölgelerimiz.

Sallanan.

Dönen.

“Ahhhhhhhhhhhhhhhhh!”

Senjougahara çığlık attı.

Başı hala öne eğikti; gözleri sanki önündeki şeye inanamıyormuş gibi açıktı. Vücudu titredi. Ter yüzünden damlıyordu.

Panikliyordu.

Senjougahara panikliyordu.

“Bir şey mi… görüyorsun?” dedi Oshino.

“Evet. Aynısı… koca bir yengeç. Bir yengeç görüyorum.”

“Peki. Ben bir şey görmüyorum,” dedi, ardından arkasını bana döndü. “Sen görebiliyor musun, Araragi-kun?”

“…hayır.”

Tek görebildiğim…

Titreyen ışıklardı.

Ve kıvranan gölgeler.

Neredeyse hiçbir şey görmemekle aynı şey.

Gözlerim seçemiyordu.

“Neredeyse… hiçbir şey göremiyorum.”

“Gördün mü?” Oshino, Senjougahara’ya döndü. “Aslında gerçekten de bir yengeç görmüyorsun, değil mi?”

“Görüyorum. Açık açık. Bir yengeç”

“Aklının sana oynadığı bir oyun.”

“Hayır. O şey burada.”

“Peki. O zaman…”

Bakışlarını takip etti.

Sanki orada bir şey varmış gibi.

Sanki orada gerçekten bir şey varmış gibi.

“O zaman söylemen gereken bir şey var.”

“Söylemem…?”

O an…

Düşünmeyi tamamen kesmiş olmalıydı.

Kendi isteğiyle yaptığı bir seçim değildi, eminim.

Ama Senjougahara başını kaldırdı.

Muhtemelen…

Bu kadarı onun için çok fazlaydı.

Sadece bir hata.

Ama sebebi önemli değildi.

İnsanların sebepleri önemli değildi.

Yukarıya baktığı an, Senjougahara geriye savruldu.

Geriye fırlatıldı.

Sanki hiç ağırlığı yokmuş gibi, ayağı yere bile değemeden, çok hızlı. Sınıfın en ucundaki tahtaya çarpana kadar.

Çarptı…

… ve orada kaldı.

Düşmedi.

Duvara sabitlendi.

Çarmıha gerilmiş gibiydi.

“S-Senjougahara!”

“Teh. Ona kalkan olmanı söyemiştim, Araragi-kun. Sana en çok duyulan anlarda hep tökezliyorsun. Orada ne için dikildiğini sanıyorsun?”

Hayal kırıklığına uğramıştı. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu, bu lafları hak ettiğimden emin değildim.

Senjougahara, sanki yerçekimi yön değiştirmiş gibi tahtaya yapışmıştı.

Vücudu duvara bastırılıyordu.

Etrafındaki duvarda çatlaklar belirmeye başladı.

Sanki bir şey tarafından eziliyordu.

İnledi, çığlık atamıyordu.

Acı çekiyordu.

Ama hala bir şey göremiyordum.

Duvara öylece mıhlanmıştı, hiçbir şey onu tutmuyordu. Ama o görebiliyordu.

Yengeç.

Koca bir yengeç.

Ağırlık yengeci.

“Neyse. Dostum, ne müşkülpesent bir tanrı. Daha selamlaşamadım bile. Ne nazik biri. Başına güzel bir şey mi geldi?”

“Ah…Oshino…”

“Evet, evet. Plan değişikliği. Yapacak bir şey yok. Bana iki türlü de uyar. Hep uymuştur.”

İç çekti ve ayaklarını yere sürerek ona doğru ilerledi.

Bıkmış görünüyordu.

Ve uzandı…

… kızın suratının birkaç inç uzağındaki havayı kavradı.

Ve birden çekti.

“Hop,” mırıldandı ve o şey neyse, judo hamlesi gibi yere çarptı. Hiç ses çıkmadı. Toz bile kalkmadı. Ama o şeyin Senjougahara’yı savurduğu kadar sert savurmuştu — belki daha sertti. Nefes almak için bile duraksamadan, üstüne atladı.

Tanrıyı ayağıyla ezdi.

Şiddetle.

Saygısız ve günahkarca.

Bu barışçıl adamın hiçbir tanrıdan korkusu yoktu.

“…………..”

Dikildiğim yerden, Oshino pandomim yapıyormuş gibi gözüküyordu. Bilhassa çılgın bir pandomim. Şu an tek bacağının üzerinde duruyor, dengesini mükemmel bir şekilde koruyordu. Ama Senjougahara’nın gözünde…

Fena bir görüntü olmalıydı.

Gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacak gibiydi.

Onu duvara mıhlayan şey şu an onu serbest bırakmış olmalıydı. Yerden o kadar yüksek değildi ve neredeyse hiç ağırlığı yoktu, o yüzden normalde düşüşün pek etkisi olmaması gerekiyordu; ama onu tamamen beklemediği anda yakaladığı için, garip bir şekilde yere düştü.

“İyi misin?” Oshino seslendi, kendi ayağını seyrederken.

Gözlerini sanki bir şeyin değerini ölçermiş gibi kıstı.

“Yengeçler. Ne kadar büyük olurlarsa olsunlar — ne kadar büyük, o kadar iyi — bir kere ters çevirdin mi, işleri tamam. Bana sorarsanız, yassı bedenler üzerlerine basmak için yaratılmıştır. Sen ne dersin, Araragi-kun?” diye sordu. “Baştan başlayabilirdik. Zaman alırdı. Direkt ezmek benim için daha hızlı olurdu.”

“Ezmek? Yani… tek yaptığı şey başını bir saniyeliğine kaldırmaktı.”

“Bu da yeterli oldu zaten. Yetti de arttı. Burada hislerimizle yol alıyoruz. Eğer düzgün rica etmezsek, çok daha tehlikeli bir oyun oynamak zorunda kalırız. İblis ve kediyle yaptığımız gibi. Devletlerin işleyişi gibi. Onu ezersem, işte, sorun kalmaz. Teknik olarak. Önerdiğim bir şey değil; sorunun kökü hala duruyor. Bulguları incelemek. Bir ağacı kazıp çıkarmak yerine budamak gibi. Ama belki bu da yeterli olur…”

“Belki?”

“Biliyor musun, Araragi-kun,” dedi Oshino, sırıtıyordu. “Yengeçlerden gerçekten nefret ediyorum.”

Yemesi çok zor.

Öne yaslandı.

Ağırlığını tamamen yengecin üstüne verdi.

“Bekle.”

Arkasından bir ses.

Senjougahara’ya aitti.

Dizlerini çırptı, doğruldu.

“Bekle. Lütfen, Oshino-san.”

“Bekle?” dedi, ona döndü.

Hala sırıtıyordu.

“Neyi bekleyeyim?”

“Sadece şaşırmıştım,” dedi. “Ama ben yapabilirim. İdare edebilirim.”

“Hanh.”

Ayağını kaldırmadı.

Yengeci sabitlemeye devam etti.

Ama ezmedi.

“O halde, buyur.”

Ve Senjougahara…

İnanmayı son derece güç bulduğum bir şey yaptı. Yere çöktü, sırtını dikleştirdi, ellerini yere koydu ve yavaşça, derin bir saygıyla… Oshino’nun ayağının altındaki şeye eğildi.

Kafası neredeyse yere değiyordu.

Senjougahara Hitagi, kendi rızasıyla önündeki şeye boyun eğmişti.

Kimsenin ona söylemesine gerek duymadan.

“Özür dilerim.”

Önce, özür diledi.

“Ve… teşekkür ederim.”

Sonra, minnettarlığını gösterdi.

“Ama… benden yeterince fazla ayrı kaldılar. Benim hislerim. Benim düşüncelerim. Benim anılarım. Onları geri alacağım. En başından beri hiç kaybetmemem gerekiyordu.”

Ve sonunda…

“Lütfen. Lütfen. Bana ağırlığımı geri ver. Benim sorumluluklarımı.”

Son sözleri dua gibiydi, bir yalvarma.

“Annemi bana geri ver.

Oshino’nun ayağı pat diye vere vurdu.

Onu ezdiği için değil.

O şey artık orada bile değildi.

Sanki en başından beri hiç yokmuş gibi.

Gitmişti.

Oshino Meme hiçbir şey söylemedi. Orada öylece dikildi.

Gitmiş olduğunu bilmesine rağmen, Senjougahara Hitagi başını kaldırmadı. Öylece ağlamaya başladı. Araragi Koyomi’nin yapabildiği tek şey, izlemekti.

Ve Senjougahara’nın gerçekten, gerçekten ama gerçekten bir tsundere olup olmadığını merak etmeye başlamaktı.

Advertisements

2 thoughts on “Hitagi Crab – 006

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s