Hitagi Crab – 005

4

2 saat sonra.

Oshino ve Shinobu’yu terkedilmiş binada bırakmış, Senjougahara’nın dairesine gelmiştim.

Senjougahara’nın evi.

Tamikura-sou, yazıyor.

30 sene önce inşa edilmiş, 2 katlı ahşap bir apartman. Kapının yanında ufak posta kutuları. Duşakabin ve klozet her dairede mevcut. Küçük bir lavabo içeren toplamda 6-mat odalı bir daire. En yakın otobüs durağına 20 dakikalık yürüme mesafesi. Kirası otuz bin ile kırk bin arası, odaya göre değişiyor (bakım ücretleri, kamu hizmetleri ve apartman aidatı dahil).

Hanekawa’nın bana anlattığı şey bu değildi.

Suratımdan belli olmuş olmalıydı ki, daha ben sormadan Senjougahara “Annem bir tarikata katıldı,” dedi.

Sanki bahane uyduruyormuş gibiydi.

Bir şeylerin üstünü örtmeye çabalıyordu.

“Sadece tüm paramızı onlara vermekle kalmadı, bağış yapacağım diye yüklü borca girdi.”

“Tarikat?”

Son zamanlarda sıkça duyduğumuz şu tehlikeli “dini” topluluklar.

Hepsinin sonu aynıydı.

“Geçen senenin sonunda boşanmaya karar verdiler. Babam beni aldı ve burada yaşıyoruz işte. En azından ben yaşıyorum.. ama tüm borçlar babamın adına kaldığı için gece gündüz demeden çalışıyor; eve neredeyse hiç gelmiyor. Yalnız yaşıyorum, gibi bir şey. Beraberinde getirdiği özgürlük de cabası.”

Kulağa harika geliyordu.

“Okulda hala eski evimin adresi kayıtlı. Doğal olarak Hanekawa-san’ın bilmesine imkan yok.”

Ee…

Değiştirmen gerekmiyor mu?

“Potansiyel düşmanlarımın nerede yaşadığımı bilmesini istemem.”

“Sana göre herkes düşman demek, haaah?”

Normalde, söylediği şey “fazla abartıyor” gibi duruyordu. Ama çaresizce saklamaya mecbur kaldığınız bir sırrınız varsa, aldığı önlemler yeterince mantıklıydı.

“Senjougahara. Annen bu tarikata katıldığı zamanlar.. sana yardım etmeye mi çalışıyordu?”

“Ne kadar berbat bir soru,” güldü. “Bilmem. Muhtemelen hayır.”

Ne kadar berbat bir cevap.

Ağzımın payını aldım.

Gerçekten de berbat bir soruydu. Düşüncesi bile midemi bulandırmıştı. Sormamam gerekiyordu ama yine de sorduğum için, Senjougahara’nın ağzına ne gelirse söyleme hakkı vardı.

Elbette ailesi biricik kızlarının artık bir ağırlığı olmadığını fark etmişlerdir. Özellikle annesi. Aile, sıralarımızın etrafındaki küçük alandan ibaret olduğumuz okul gibi değildir. Eğer biricik ve tek kızınıza kötü bir şey olmuşsa, anında fark edersiniz. Ve doktorlar kesinlikle bir çözüm sunamıyorsa, testlerin ardı arkası gelmek bilmiyorsa, kimse annesini farklı çözümler aradığı için suçlayamazdı.

Hayır, muhtemelen suçlayabilirdik.

Söylemek bana düşmezdi.

Her şeyi anlamış gibi konuşmamalıydım.

Yine de.

Yine de, işte burada, Senjoughara’nın evindeydim; Tamikura-sou 201 numaralı dairede bir mindere oturmuş, onun bana verdiği çaydan çıkan buharı seyrediyordum.

Kişiliğinden ötürü, beni dışarıda bekletir diye düşünüyordum; ama beni içeri davet etti.. hatta çay bile yaptı. Şok edici bir gelişmeydi.

“Burnundan getireceğim.”

“Eeeh…”

“Yani buyur edeceğim.”

“Tabii…”

“Hayır, belki de ‘burnundan getireceğim’ demek istedim.”

“Buyur edilmeyi tercih ederim! Başka bir seçenek kabul edilemez! Herkes hatalarını böylesine düzeltemez! Aferin, Senjougahara-san!”

Tüm muhabbetimiz işte bundan ibaretti. Oturduğum yerde zorlanıyordum, telaşlanmıştım. Daha yeni tanıştığım bir kızın evine girmekten böylesine çekindiğimi bir türlü itiraf edemedim. Tek yapabildiğim şey, çayımı seyretmekti.

Senjougahara duş alıyordu.

Bedenini temizliyor, paklanıyordu.

Oshino ona soğuk suyla duş almasını ve kıyafetlerini değiştirmesini söylemişti — yeni bir şeyler olması gerekmiyordu, temiz olması yeterliydi.

Ve ben de dönüşte ona eşlik etmiştim.

Etrafıma bakındım. Gerçekten de tam takırdı — genç bir kızın burada yaşadığına inanmak güçtü. Sırtımı arkamdaki şifonyere yasladım.

Oshino’nun teşhisini düşünelim.

Senjougahara ona durumunu ilk anlattığında Oshino başıyla onayladı, uzun bir süre tavana baktı ve nihayet “Ağırlık Yengeci,” dedi.

“Ve?” Senjougahara bastırdı.

“Kyushu dağlarından bir halk destanı. Bazı yerlerde “Ağırlık Yengeci” diye bilinir, bazılarında Ağır Yengeç ya da bir Aşırıyük Yengeci, hatta bir Tanrı. Neticede Kami ve Kani o kadar da farklı durmuyor. Detaylar çeşit çeşit olsa da hepsinin ortak noktası insanların ağırlığını almakla alakalı. Onunla karşılaşanlar — yanlış şekilde karşılaşanlar — sanki artık eski varlıklarından eser kalmıyor gibi.”

“Varlığını mı değiştiriyor?”

Kırılganlaştın.

Narin.

Ve daha güzel.

“Bazı durumlarda, insanlar tamamen yok oluyor. Şehrin biraz daha yukarısına gidersen orada da “Ağırlık Kayası” diye bir şey var; ama birbirleriyle alakaları olduğunu sanmıyorum. Biri kaya, biri yengeç.”

“Yani… gerçekten bir yengeç mi?”

“Aptalsın, Araragi-kun,” Oshino benden iğrenmiş gibi konuşuyordu. “Miyazaki bölgesinden bahsediyoruz… veya Oita da olabilir. Oralarda yengeç bile yok. Sadece bir hikaye. Sık sık bir araya gelmeyen şeyler hakkında bir şeyler uydurmak daha kolaydır. Tıpkı duymayı istediğin şey ile dedikodu arasındaki ilişki gibi.”

“Japonya’da doğru düzgün yengeç mi var?”

“Amerikan yengeci yemiş olabilirsin. Ama eski Japon hikayelerine de göz atmalısın, Araragi-kun. Yengeç ve Maymun’u hiç mi duymadın? Rusya’nın yengeç hakkında ünlü bir hikayesi var, Çin de birkaç hikayeye sahip. Japonya’nın da aşağı kalır yanı yok.”

“Ah, tabii. O hikayeyi duydum. Ama.. neden Miyazaki?”

“Sersem bir kasabada vampir tarafından saldırıya uğrayan kimdi acaba? Mekanın önemi yok. Şartlar öyle gerektirmişti sadece.”

Oshino’nun bile bölge havasının bir unsur olduğunu itiraf etmesine rağmen..

“İlla ki yengeç olmak zorunda değil, gerçekten. Tavşan bile olabilirdi. Bazı hikayelerde güzel bir kadın olarak bile geçer — Shinobu-chan kadar değil elbette, ama hikayeler mevcut.”

“Haah… Ay’ın yüzeyindeki desenler gibi.”

Ona Shinobu-chan demeye şimdiden başlamış mıydık yani?

Bir anda onun adına üzüldüm.

Zamanın efsanevi vampiri..

Şimdi “-chan” diye hitap ediliyordu..

“Ama illa ki bir yengeçle karşılaştım diyorsan, o zaman yengeç olduğunu varsayalım. En sık rastlanan tür sonuçta.”

“Ne olmuş yani?” Senjougahara homurdandı. “O şeye ne dediklerini zerre umursamıyorum.”

“Ama umursuyorsun. İsim her şeydir. Araragi-kun’a şimdi söylediğim gibi, Kyushu dağlarında yengeç yok. Kuzey tarafta biraz var evet; ama neredeyse hiçbiri Kyushu’ya geçmemiş.”

“Tatlısu yengeçleri var ama.”

“Belki var, ama konu bu değil.”

“Konu ne o zaman?”

“Konu, onların eskiden yengeç olmadığı. Yani eskiden tanrı oldukları — kami, kani değil. Ağırlık Tanrısı yengece evrilmiş. Yani, bu sadece benim kişisel teorim. Çoğu insan evrimleşmenin tam tersi şeklinde gerçekleştiğini düşünür. Ya da en azından ikisinin de en başından beri ortalıkta olduğunu diretir.”

“Öyle ya da böyle, ikisini de hiç duymadım.”

“Elbette duydun,” dedi Oshino. “Bir tanesiyle tanıştın bile.”

Bu onu susturmuştu.

“Ve o hala seninle.”

“Onu.. görebiliyor musun?”

“Hiçbir şey göremiyorum,” dedi Oshino, neşeyle kıkırdadı. Direkt olarak Senjougahara’nın yüzüne vurulmuş yersiz ve keyifli bir kahkaha.

Benim üzerimde de benzer bir etkisi oldu.

Açık açık onunla alay ediyordu.

“Bu senin işin değil mi?”

“Öyle mi? Chimi-moryo’nun olayı kimsenin onu görememesidir. Göremezsin, konuşamazsın. Çok normal.” (ÇN: Chimi dağın yaratıklarını, moryo da nehrin yaratıklarını temsil eder. Ayrıca Shaman King serisinde “Chimimoryo” isminde hayaletler vardır.)

“Normal. Ama…”

“Hayaletlerin ayağı olmaz, vampirlerin yansımaları olmaz ama olay bu değildir, değil mi? Böyle varlıklar öylece mıhlanamazlar. Ve bana söyle, ojou-chan — eğer kimse onu göremiyorsa ve kimse ona dokunamıyorsa.. O var mıdır?”

“Var mıdır.. Ama şimdi var olduğunu söylemiştin!”

“Evet. Ama kimse onu göremiyor ve kimse ona dokunamıyor, yani bilimsel konuşursak, aslında yok. Gerçek olup olmaması önemli değil.”

Anlatmak istediği buydu.

Senjougahara memnun olmuş gibi gözükmüyordu.

Mantıklıydı ama onun kabul edebileceği bir şey değildi.

Bu durumdayken değil.

“Yani, ojou-chan, şansın kötü olabilir ama kötü şansın şanslı tarafındasın. Araragi-kun kendininkiyle sadece tanışmakla kalmadı; saldırıya uğradı. Bir vampirin saldırısına uğradı. Modern zamanda daha utanç verici bir şey olabilir mi?”

Kes.

Şu an kes.

“Sen ona kıyasla paçayı iyi kurtardın.”

“Neden?”

“Çünkü tanrılar her yerde. Her yerdeler ve hiçbir yerdeler. Şu anki durumun gerçekleşmeden önce de seninleydi.. ama seninle olmadığını da söyleyebilirsin.”

“Zen gibi bir şey mi?”

“Shinto. Shugendo olan,” dedi Oshino. “Anlaman lazım, ojou-chan. Böyle sonuçlanmanın sebebi bir “şey” değil. Sen sadece bakış açını değiştirdin.”

Neredeyse doktorların havlularını atarken söylediği şeylerin tamamen aynısı.

“Bakış açım? Ne demek istiyorsun?”

“Diyorum ki, mağdur gibi davranmayı kesmen gerek, ojou-chan,” Oshino hırladı, kelimeleri hiddetlenmişti.

Benimle de bu şekilde konuşmuştu.

Ve Hanekawa’yla.

Senjougahara’nın nasıl tepki vereceğinden endişeliydim, ama tek bir kelime bile etmedi.

Öylece kabullendi.

Bu onu biraz etkilemiş gibi görünüyordu. “Aferin. Görünüşe göre bencil, küçük bir kız değilsin.”

“Sana öyle olduğumu düşündüren neydi?”

“Ağırlık Yengeci’yle karşılaşan çoğu insan öyledir. Sadece karşılaşmak istediğin için karşılaştığın bir tip değil. Zarar veren bir tanrı gibi de değil. Vampirler gibi de değil.”

Zararsız?

Sana zarar vermiyorlar… yani saldırmıyorlar?

“Seni ele geçirmezler. Öylece bulunurlar. Değişmek istemezsen, hiçbir şey değişmez. Şimdi, başkalarının işine burnumu sokmak istemiyorum. Neticede, sana yardım etmek istemiyorum.”

Kendisini kurtarması gerekecek.

Oshino’nun en başından beri dediği gibi.

“Bunu daha önce duyduysan sözümü kes. Denizaşırı eski bir hikaye. Bir zamanlar genç bir adam varmış. İyi bir adammış. Bir gün bu adam köyde garip, yaşlı bir adamla karşılaşmış. Yaşlı adam, genç adamdan gölgesini ona satmasını istemiş.”

“Gölgesini?”

“Evet. Güneş tepesinden vurduğunda bacaklarından uzayan gölgesi. 10 kuruşa. Genç adam hiç düşünmeden satmış. Gölgesini 10 kuruşa satmış.”

“…yani?”

“Sen olsan ne yapardın?”

“Bilmem. Başıma gelmeden tahmin edemem. Belki satardım, belki satmazdım. Parasına bağlı.”

“Doğru cevap. Eğer sana hangisi daha önemli diye sorsaydım, hayatın mı yoksa paran mı, yani.. bir kere sorunun kendisi yanlış. ‘Para’ hiçbir şey ifade etmez. 1 yen ile 1 trilyon arasında büyük bir fark var. Biri diğerinden daha değerli. Hayat da bazıları için diğerlerine göre daha değerlidir. Tüm hayat eşit midir? Düşüncesinden bile tiksiniyorum. Neyse, genç adam gölgesinin 10 kuruştan daha değerli olduğunu düşünmemişti. Niye düşünsün? Gölgen olmadığı için ne kaçırabilirdin ki? Ne gibi problemlere sebep olurdu?”

Oshino ürperdi.

“Ama gölgesini kaybettiği zaman, köydeki herkes, ailesi bile, ondan nefret etti. Kimseyle iyi anlaşamadı. Gölgenin olmaması.. ürkütücüydü. Elbette ürkütücüydü. Fena ürkütücüydü. Gölgelerin kendisi de ürkütücü olabilirdi; ama bir gölgeye sahip olmamak daha da ürkütücüydü. Sahip olman gereken bir şeyin yokluğu. Diğer bir deyişle genç adam, sahip olması gereken bir şeyi satmıştı… 10 kuruşa.”

Orada biraz duraksadı.

“Daha sonra genç adam, gölgesini geri almak için yaşlı adamı aramaya koyuldu. Ama nereye giderse gitsin, kime sorarsa sorsun, yaşlı adamı hiçbir zaman bulamadı. Son.”

“Yani,” dedi Senjougahara, gözünü bile kırpmadı. “Ne olmuş?”

“Yani, hiç, gerçekten. Sana bir şeyleri anımsatacak bir hikaye olur diye düşünmüştüm. Genç adam gölgesini satmıştı, sen ise ağırlığını kaybetmiştin.”

“Ben satmadım.”

“Doğru. Satmadın. Ama takas ettin. Ağırlığını kaybetmek, gölgeni kaybetmek kadar büyük bir problem olmayabilir.. ama sosyal açıdan çeşitli sorunlara sebep olabilir. Bu kadar.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Konuşmam bitti, diyorum,” dedi ve ellerini çırptı, bir kez. “Pekala. Ağırlığını geri almak istiyorsan, elimden ne geliyorsa yapacağım. Neticede, Araragi-kun seni buralara kadar getirmiş.”

“Bana yardım mı edeceksin?”

“Etmeyeceğim. Sadece elimden ne geliyorsa onu yapacağım,” dedi Oshino ve saatine baktı. Sol kolundaki. “Güneş hala havadayken evine git. Soğuk suyla duş al, temiz bir şeyler giy. Yapmam gereken bazı hazırlıklar var. Eğer Araragi-kun’la aynı sınıftaysan, muhtemelen ciddi bir öğrencisindir o yüzden şöyle sorayım… gece dışarı çıkabilir misin?”

“Evet. Eğer şartlar öyle gerektiriyorsa.”

“O zaman gece yarısı burada tekrar buluşacağız.”

“Olur. Temiz kıyafetler, derken..?”

“Yeni olmasına gerek yok. Okul üniforması da olmaz gerçi. Her gün giydiğin bir şeylerden işte.”

“Ve borcum?”

“Mm?”

“Aptala yatma. Tüm bunları gönüllü olarak yapmıyorsun.”

“Ah, hmm…” Oshino bana bir bakış attı, sanki bana fiyat biçiyormuş gibi. “Yani, içini rahatlatacaksa, yüz bin yen.”

“Yüz bin yen,” dedi, onaylıyormuş gibi.

“Bir fast food dükkanında 1 ya da 2 ay yarı zamanlı çalış ve o kadar parayı kolayca kazanmış olursun. Yeterince adil.”

“Ne pazarlık ama, benimkiyle kıyaslayınca.”

“Öyle mi? Başkan-chan’a da yüz bin demiştim.”

“Ama bana beş milyon demiştin!”

“Eh, sen bir vampirdin.”

“Her şeyin suçunu vampirlere atamazsın! Şu an moda onlarsa ne olmuş!”

“Ödeyebilir misin?” diye sordu, inlemelerimi takmadı.

“Elbette,” dedi. “Ne yapmam gerekiyorsa.”

Ve sonra…

2 saat sonra, onun odasında.

Senjougahara’nın dairesi.

Etrafa tekrar bakındım.

Yüz bin yen normalde o kadar çok olmamalı; ama odasının haline baklırsa, Senjougahara için epey fazla bir meblağ.

Şifonyer, bir çay sehpası ve küçük bir kitaplık. Bu kadardı. Okuduğu o kadar kitabı düşünürsek, odasında şaşırtıcı derecede az kitap vardı. Kütüphane ve ikinci el sahaflarından toplu olarak alıyor olmalıydı.

Durumu olmayan öğrenciler gibi.

Yani, sanırım, Senjougahara gibi.

Burslu okuduğunu söylemişti.

Oshino, Senjougahara’nın benden daha şanslı olduğunu söylemişti ama şüphe etmeye başlamıştım.

Kuşkusuz, hayatı o tür bir tehlikede değildi; etrafındakilere de bir zararı yoktu — söz konusu vampirler olunca bu iki unsur hep yakınlarda olur. Keşke ölseydim diye aklımdan kaç kere geçirdiğimi bile hatırlamıyorum ve şu an bile içine düşmek istediğim bir tuzaktı bu.

Öyle işte.

Senjougahara kötü şansın şanslı tarafında olabilirdi. Ama Hanekawa’nın onun hayatını anlattığı bilgilerin ışığında, o şekilde izah etmek gerçekten çok zordu.

Gerçekten adil bir kıyaslama değildi.

Hanekawa… Hanekawa Tsubasa nasıl kıyaslanırdı?

Elde ilginç derecede güçlü deneyime sahip bir kadın vardı.

Ben bir iblisin saldırısına uğramıştım, Senjougahara bir yengeçle karşılaşmıştı ve Hanekawa bir kedi tarafından mıhlanmıştı. Golden Week boyunca. Olanlar o kadar kahredici şeylerdi ki, şimdi düşününce sanki çok çok uzun zaman önce gerçekleşmiş gibi hissettiriyordu. Ama sadece birkaç gün önce olmuştu.

Hanekawa kendini Golden Week’le ilgili tüm olayları hatırlamaktan alıkoymuştu. Gerçekten bildiği tek şey, Oshino’nun bir şekilde durumun icabına baktığıydı. O yüzden işlerin ne kadar kötü gitmiş olabileceğini kestiremiyordu. Ama ben her şeyi hatırlıyordum.

Koca bir karmaşaydı.

İblisten kurtulduktan sonra bile. Bir kedinin, bir iblisten bu denli korkutucu olabileceğini hayal bile edememiştim.

Yine, hayat memat meselesi olarak düşünürsek, Hanekawa’nın deneyimlediği şey Senjougahara’dan çok daha kötüydü. Ama Senjougahara’nın ne kadar uzun bir süredir sessizce acı çektiğini düşünürsek, işler o kadar da basit değildi.

Her şeyin önemi vardı.

Her şey düşünmeye değerdi.

Nazikliği düşmanca bir hareket olarak düşünmen için işlerin ne kadar kötü gitmiş olması gerekiyordu?

Gölgesini satan genç adam.

Ağırlığını kaybeden kız.

Hiç bilemezdim.

Hiç anlayabilmeyi ummazdım.

“Duş tamamdır,” dedi Senjougahara, banyodan çıkarken.

Çıplak.

Yere çömelip, çığlık attım.

“Kenara çekil. Kıyafetlerime ulaşamıyorum.”

Senjougahara arkamdaki şifonyeri işaret etti. Onu çıplak görmemin endişesinden çok, ıslak saçlarının ne kadar sinir bozucu olduğuyla ilgiliymiş gibi görünüyordu.

“Üstüne bir şeyler giy!”

“Öyle planlıyorum.”

“Öyle planlıyorsun!?”

“Giymememi mi isterdin?”

“Niye hala giymedin ki!?”

“Yanıma almayı unutmuşum.”

“O zaman kendini bir havluya falan sar!”

“Iy, onu yapmak üzücü olurdu.”

Nasıl bu kadar usanmış bir tavır takınabiliyordu, anlamış değildim.

Bu konu üzerine tartışmanın hiçbir mantıklı yanı olmadığı gün gibi ortadaydı, o yüzden önünden sıvıştım ve kendimi kitaplığın önüne atıp, ders çalışır gibi önümdeki omurgaları saydım. Düşüncelerimi ve bakışlarımı odaklamaya çalıştım.

Avv.

Daha önce hiç çıplak bir kadın görmemiştim… en azından gerçek hayatta.

Pek de hayal ettiğim gibi değildi. Ne tür bir şey olabileceği ile ilgili fikirlerim hala sabitliğini sürdürüyordu; ama hayal ettiğim bu değildi… salt çıplaklık, bu bariz umursamazlık.

“Temiz kıyafetler.. Beyaz daha iyi mi olur dersin?”

“Hiç bilmiyorum.”

“Tüm iç çamaşırlarımın desenleri var.”

“Beni ilgilendirmiyor!”

“Sadece tavsiye için soruyorum. O kadar cırlamana gerek yok. Gerçekten, sanki menopoza giriyor gibisin.”

Çekmecenin açıldığını duydum.

Kıyafet sesleri.

Bu hiç iyi olmadı.

Beynime kazınmıştı. Aklımdan çıkmıyordu.

“Araragi-kun. Çıplak olmamdan tahrik olmadın, değil mi?

“Öyle olduğumu varsaysak bile, benim hatam olmazdı.”

“Hele tek bir parmağın bana değsin. İnsan dilini ısırıp koparmanın ölümcül olduğunu duymuştum.”

“Evet, evet, vücuduna epey sahip çıkıyorsun.”

“Dilini ısırmayı planlıyordum.”

“Yeterince ürkütücü.”

Amaaan.

Olayları benim açımdan görmesi imkansız gibi görünüyor.

Bir insan evladının diğerini anlaması bu kadar mı imkansızdı?

Kabul etmeyi öğrenmem gereken bir kavram mıydı bu?

“Merak etme, şimdi bakabilirsin.”

“Tamam. Güzel.”

Arkamı döndüm.

Hala üzerinde sadece iç çamaşırları vardı.

Çorap bile giymemişti.

“Ne yapmaya çalışıyorsun!?”

“Sence? Bugünkü yardımın için seni ödüllendiriyorum. Neşelen.”

“………………..”

Ödül?

Şaşırtıcı.

Özür dilediğini duysam daha iyiydi.

“Neşelensene!”

“Şimdi de kızıyor musun!?”

“Görgü kuralları sana bir görüş bildirmeni emrediyor!”

“B-bir görüş?”

Görgü?

Ne desem?

Mmmm…

“H-harika bir vücudun var…?”

“…zavallı.”

Çürümeye yüz tutmuş bir şeyin hak ettiği bir bakış atmıştı.

Acımanın izlerini de içeren.

“Her zaman bir bakir olarak kalacaksın.”

“Her zaman kalacağım…? Gelecekten mi geldin!?”

“Tükürmemeye dikkat et. Bakirlik bulaşıcıdır.”

“Bu bir hastalık değil ki!”

Bir kere kaybedersen, bir daha geri gelmez.

“Ayrıca, niye benim bakir olduğumu öylece varsayıyoruz?”

“Çünkü öylesin. Seninle hiçbir çocuk yatmaz.”

“2 itirazım var! Birincisi, pedofili değilim! İkincisi, yeterince uğraşırsam, kesinlikle birkaç kişi bulabileceğimi düşünüyorum!”

“Eğer birincisi doğruysa ikincisi olamaz.”

“…………..”

Mantıklı

“Ama küstahlık ettiğimi kabul ediyorum.”

“Duyduğuma sevindim.”

“Ama profesyonel bir bakış açısından…”

“Tamam, tamam, itiraf ediyorum! Ben hala bakirim!”

İtiraf ettiğim en aşağılayıcı şeydi.

Senjougahara epey hoşnut görünüyordu.

“Şunu en başından söyleseydin ya. Sana tüm hayatın boyunca bahşedilen şansın yarısını kullandın, o yüzden kımıldama ve tadını çıkar.”

“Aslında bir shinigami falan mısın?”

Shinigami’yle anlaşma yap, çıplak bir kız gör.

Gelmiş geçmiş en iyi shinigami gözleri.

“Merak etme,” dedi. Konuşmasını sürdürürken, şifonyerin çekmecesinden beyaz bir gömlek çıkardı ve açık mavi sutyeninin üzerine giydi. Kitaplığındaki kitapları yeniden saymak saçmalık olurdu, o yüzden sadece izledim.

“Hanekawa’san’a söylemem.”

“Hanekawa…?”

“Ona karşı tek taraflı duygular besliyorsun, değil mi?”

“Hayır.”

“Ah? Çok sık konuştuğunuzdan öyle varsaydım. Evet-hayır sorusu sormamın sebebi de buydu.”

“Gerçek hayatta kim evet-hayır sorusunu kullanır ki?”

“Yavaş gel. Silinmek mi istiyorsun?”

“Gücünün ne kadarını kullanıyorsun?”

Senjougahara’nın dikkatini bize yöneltmiş olduğunu duymak şaşırtıcıydı. Sınıf başkan yardımcısı olduğumdan haberi bile var mıydı acaba. Ya da bir gün onun düşmanları olacağımızı varsaydı ve bizi araştırdı.

“O kadar da çok konuşmuyoruz ve daha çok o benimle konuşup duruyor.”

“Kim olduğunu sanıyorsun sen? Hanekawa-san’ın sana aşık olduğunu mu ima ediyorsun?”

“Mümkün değil,” dedim. “Hanekawa sadece… beni gözetiyor. Meşgul bir insan, gerçekten. Aşırı korumacı. Başarısız insanların onlar adına üzülmeye değer olduğunu düşünüyor. Ve onlara durumlarını düzeltmek için yardım etmek istiyor.”

“Harika bir fikirmiş,” dedi Senjougahara. “Başarısız insanlar aptal doğdukları için başarısızlar.”

“… Ben öyle söylemezdim.”

“Ama suratından okunuyor.”

“Yok öyle bir şey!”

“Öyle diyeceğini düşündüğümden, az önce yüzüne ben yazdım.”

“Kimse o kadar hazırlıklı olamaz!”

Dobra.

Daha fazla bir şey söylemeye gerek duymadım. Senjougahara, Hanekawa’yı en az benim anladığım kadar anlıyor olmalıydı. Okuldan sonra bana söylediklerine bakacak olursak, Senjougahara’ya hiç de azımsanmayacak kadar dikkat ediyordu.

Muhtemelen bu açıklıyordu.

“Oshino-san, Hanekawa-san’a da mı yardım etti?”

“Mm. Evet.”

Senjougahara gömleğinin düğmelerini ilklemeyi bitirmiş, üzerine beyaz bir hırka giyiyordu. Görünüşe göre altına bir şeyler giymeden önce üstünü tamamen giyinmeyi planlıyordu. Sanırım herkesin farklı bir giyinme tarzı var. Senjougahara onu izleyişimi hiç takmıyor gibi duruyordu. Aslında, kendini özellikle gözümün önüne yerleştirmiş gibiydi.

“Hmm.”

“Yani… Ona güvenebilirsin, diyordum. Görebileceğin en ciddi insan değil belki; neşeli ve laubali ama ne yaptığını biliyor. Endişelenme. Benden duymuş olmana gerek yok. Hanekawa’ya da aynı şeyleri yapmıştı.”

“Demek öyle diyorsun, Araragi-kun,” dedi Senjougahara. “Ama korkarım ki bir ayağım hep geride kalacak. Yeterince kandırıldım.”

“……………”

5 kişi de aynı şeyleri söylemişti.

Hepsi de yalancı çıkmıştı.

Ve…

Sonu gelecek gibi durmuyordu.

“Hastane bile — Hareketsizlikten gidiyordum. Dürüst olmak gerekirse, pes ettim.”

“Pes ettin..?”

Neyden pes etmişti?

Neyden vazgeçmişti?

“Bu dünya tuhaf olabilir, ama ne Mugen Mamiya’ya ne de Kudan Kumiko’ya sahip.

“…………………”

“Anca Touge Miroku’yu çıkarabiliyor,” dedi Senjougahara, tiksintiyle dolu bir sesle. “Bu yüzden Araragi-kun, merdivenlerden kaymış bulunduğumu ve beni yakalamış bulunan sınıf arkadaşımın aslında bahar tatilinde bir vampir tarafından ısırılmış bulunduğunu ve onu kurtarmış bulunan insanın ayrıca sınıf temsilcisine yardım etmiş bulunduğunu ve şimdi de bana yardım etmeye çalışıyor olduğunu öylece kabul edecek kadar kaygısız birisi değilim.””

Ve bununla birlikte, Senjougahara hırkasını çıkarmaya başladı.

“Nihayet üzerine bir şeyler giymişken — niye tekrar çıkarıyorsun?”

“Saçımı kurutmayı unuttum.”

“Aslında biraz aptal mısın ne?”

“Kabalaşma. Beni incitiyorsun belki?”

Kurutucusu pahalı bir şeye benziyordu.

Anlaşılan görünüşüne fazla dikkat ediyordu.

Ona tekrar bakınca, iç çamaşırı bile özenle seçilmişti. Daha bir gün önce düşüncelerimin kayda değer bir kısmını kontrol eden önemli bir odak noktamın şu an birkaç parça kıyafetten öte olmayışı gerçekten garipti. İçimden sessiz bir gözyaşı akıttım.

“Kaygısız…?”

“Değilim.”

“Belki. Ama ya olsaydın?” dedim. “Ya kaygısız bir insan olsaydın?”

“…………….”

“Kötü bir şey değil. Neticede, saklayacak hiçbir şeyin yok. Kendine güven yeter, şu an yaptığın gibi.”

“Şu an yaptığım gibi?” dedi Senjougahara, şaşırmıştı.

Görünüşe bakılırsa buradaki performansının ne kadar harika olduğunun farkında değildi.

“Kötü bir şey değil…?”

“Öyle mi?”

“Sanırım değil,” dedi. Ardından, “ama saklayacak bir şeylerim olabilir.”

“Mm?”

“Boşver.”

Saçı sonunda kurumuştu. Kurutucuyu yere koydu ve tekrar giyinmeye başladı. Az önce ıslak saçlarının üzerine giydiği için, ilk giydiği şeyler ıslanmıştı. Bu yüzden gömleği ve hırkayı asıp, giyecek başka bir şey bulmak için çekmecesini tekrar karıştırmaya başladı.

“Bir sonraki yaşamımda,” dedi Senjougahara. “Sergeant Major Kululu olmak istiyorum.”

“……………….”

Kulağa çok saçma geliyordu ama aynı zamanda bir şekilde mantıklıydı da.

“Ne demek istediğini biliyorum. Kulağa çok saçma geldi ve niye öyle olmak istediğimi anlayamadın.”

“Eh, yarı yarıya doğru.”

“Biliyordum.”

“Yani, en azından, Lance Corporal Dororo diyebilirdin.”

“Trauma Switch’ine güven olmuyor.”

“Tamam, ama…”

“Aması yok. Ya da maması.”

“Maması?”

Niye özellikle bu şekilde söylediğini anlayamadım bile.

En başından beri söylemeye çalıştığı şeyden de kopmuştum.

Büyük ihtimalle o da katılıyor olacak ki, aniden konuyu değiştirdi.

“Sana bir şey sorabilir miyim, Araragi-kun? Öyle önemli bir şey değil.”

“Tabi.”

“‘Ay’ın yüzeyindeki desenler’ derken ne demek istemiştin?

“Haah? Ne zaman dedim onu?”

“Daha evvel. Oshino-san’a.”

“Hmm…”

Ah.

Şimdi hatırladım.

“Tabii ya, Oshino yengeç, tavşan ya da güzel bir kadın oluşundan falan bahsediyordu — onları diyorsun. Japonya’da insanlar mochi döven bir tavşana benzetir; ama diğer ülkelerde yengeç veya güzel bir kadın profili olarak da geçiyor.”

Bizzat duyup onaylamamıştım ama öyle diyorlar. Senjougahara böyle bir şeyi hiç duymamışa benziyordu.

“Böyle gereksiz bilgileri aklında tutuyor olman hayret verici. Bu zamana kadar ilk kez, beni gerçekten etkilemeyi başardın.”

Gereksiz bilgiyle.

Övgü mü yergi mi belli değil.

Hava atmaya karar verdim.

“Uzay ve astronomiyle ilgili epey bilgim vardır. Bir aralar çok ilgiliydim.”

“Aman bana övünme. Çok rahat görebiliyorum. Bir şey bildiğin yok senin.”

“Kelimeler de incitebilir, haberin olsun.”

“O zaman kelime polisini çağır.”

“……………”

Gerçek polis bile bununla baş edemezdi.

“Bildiğim şeyler var benim! Mesela, hm, örneğin, Ay’da bir tavşan olduğunu biliyor muydun?”

“Ay’da tavşan falan yok, Araragi-kun. Lisedesin artık, bu tarz şeyleri çoktan öğrenmiş olman lazım.”

“Var olduğunu söyle.”

Bir dakika, doğru mu söyledim?

Var olmuş olduğunu söyle?

Kafam karıştı.

“Bir zamanlar bi tanrı varmış, ya da Buda belki de… aynı farklılık. Bir tanrı varmış ve tavşanın biri o tanrı için kendini ateşlere atmış, yanarak ölmüş — tanrıya kendini feda etmiş. Bu tanrı da kendini feda etmesinden çok etkilenmiş ve onu hiç unutmayalım diye tavşanı Ay’a yerleştirmiş.”

Bu hikayeyi veletken televizyonda görmüştüm, hepsini o kadar iyi hatırlamıyorum o yüzden öyle de ayrıntılı bir bilgi olmadı; ama en azından ana fikri aklımdaydı.

“Vaov, o tanrı pisliğin tekiymiş. Zavallı tavşanla alay etmiş.”

“Olay o değil.”

“Ve tavşan da — tanrıya yaranmak için kendini feda ettiği ne kadar da belli. Küçük entrikacı pislik.”

“Olay gerçekten o değil.”

“Peh, gerçekten anlayamıyorum,” diye çıkıştı ve kıyafetlerini yeniden çıkarmaya başladı.

“Pekala, vücudunla gerçekten gösteriş yapmaya çalışıyorsun, değil mi?”

“Gösteriş yapacak bir vücudum yok. Sadece ters giymişim.”

“Onu yapmak başarı ister.”

“İtiraf ediyorum, giyinmekte o kadar da iyi değilim.”

“Çocuk gibisin.”

“Hayır. Çok ağırlar.”

“Erp.”

Aklımdan çıkmış.

Eğer ayakkabıları ağırsa, kıyafetleri de ağırdır.

Normalden on katı fazla ağırlıklarıyla, kıyafetler pek de uğraşılacak şeyler olmamalı.

Utanmıştım.

Düşüncesizce bir yorum olmuştu, tamamen patavatsızlıktı.

“Bundan yorulabilirim ama kesinlikle alışamam. Beklediğimden daha çabuk öğrendin, Araragi-kun. Kibarca şaşırmama izin ver. Kafatasının içerisinde gerçekten de bir beyin olabilir.”

“Elbette var.”

“Elbette…? Seni gibi bir tipin kafatasında çalışan bir beynin oluşu adeta bir mucize.”

“Şimdi kırıcı olmaya başladın işte.”

“Endişelenme, doğruyu söylüyorum sadece.”

“En azından bu odadaki bir kişi kesinlikle ölmeyi hak ediyor.”

“? Hoshina-sensei’yi odada göremiyorum.”

“Az önce pek sevilen sınıf öğretmenimizin ölmesini mi diledin?”

“Yengeç de aynı değil mi?”

“Hanh?”

“Yengeç de kendini tavşan gibi ateşe attı mı?”

“Ah, hm, hayır, yengecin hikayesini bilmiyorum. Bir yerlerde mutlaka vardır. Hiç düşünmemiştim. Ay’da deniz olduğu için mi?”

“Ay’da deniz falan yok. Zekice bir şeyler zırvaladığın için kendinden pek de emin görünüyordun.”

“Eh? Yok mu? Ama –”

“Astronomi bilgin hayret verici. Sadece isimleri deniz olarak geçiyor.”

“Ah.”

Hmm.

Gerçekten zeki olan insanlarla baş edemiyorum sanırım.

“Gerçe kimliğin ortaya çıktı, Araragi-kun. Senden cehaletten başka bir şey beklemek benim cıvıklığımdı.”

“Gerçekten de bir aptal olduğumu düşünüyorsun, değil mi?”

“Nereden anladın!?”

“Gerçekten şaşırmış görünüyorsun!”

Şaşkınlığını saklayabileceğini mi düşünmüştü?

Gerçekten?

“Hepsi benim hatam. Benim yüzümden, küçük aklının ne kadar karmakarışık bir şey olduğunu öğrendin. Sorumlu hissediyorum.”

“Bir dakika, gerçekten o kadar salak mıyım?”

“Hiç korkma. İnsanları aldıkları notlara göre yargılamam.”

“Daha şimdi notlarımın kötü oluşunu yargıladın!”

“Tükürmemeye çalış. Kötü notlar bulaşıcıdır.”

“Bak, ikimiz de aynı okula gidiyoruz.”

“Ama ikimiz de mezun olabilecek miyiz?”

“Ahk…”

Gerçekten de emin değildim.

“Ben mezun olacağım. Sen liseyi bırakacaksın.”

“3. sınıfım! Bitirmek zorundayım!”

“Ama yine de, gözyaşların yanaklarından süzüle süzüle bana liseyi bırakmana izin vermen için yalvaracaksın.”

“Öyle bir konuşma tarzı sadece mangalarda var be!”

“O zaman not ortalamamızı karşılaştıralım. Benimki 74.”

“Argh.”

Çoktan kazanmıştı.

“Sadece 46.”

“Yuvarlarsak sıfır eder.”

“Ne? Hayır, etmez, altı dersek… bekle, onlar basamağını yuvarlıyorsun! Ortalamama ne yaptın, söyle!

Beni bozguna uğratmıştı.

“En azından 100 fark açmadığım sürece yenmiş gibi hissedemeyeceğim.”

“Kendi notunun da mı onlar basamağını yuvarladın?”

İnsafsız.

“Güzel, şu andan itibaren, lütfen benden en az yirmi bin kilometre uzakta kal.”

“Dünya’dan mı atıldım!?”

“O tanrı tavşanı yemeyi aklından geçirmiş miydi?”

“Hah? Ah, hikayeye döndük. Yemiş miydi? Hikayede öyle bir şey yer alsaydı, epey ürkütücü olurdu.”

“Şu an da ürkütücü zaten.”

“Bilmem, salağın tekiyim. Unuttun mu?”

“Küsme hemen. Mutluluğuma gölge düşürme.”

“Hiç acıman yok, değil mi?”

“Sana acımak bu dünyaya barışı getirmeyecek.”

“Tek bir ruhu bile kurtarabilirken, evrensel konuşmaya çalışma! Önündeki insanlara yardım eli uzatmaya bak! Yapabileceğinden eminim!”

“Tamamdır, hazırım.”

Senjougahara şimdi yüzücü badi, beyaz bir ceket ve parlak beyaz bir etek giyiyordu.

“Eğer her şey yolunda giderse, sırada Hokkaido’ya yengeç yemeye gitmek olacak.”

“Hokkaido’ya gitmeden de yengeç yiyebiliriz, hem sezonu daha gelmedi zaten. Ama illa ki gitmek istiyorsan, önden buyur.”

“Sen de geliyorsun.”

“O niye!?”

“Bilmiyor muydun?” Senjougahara gülümsedi. “Yengeç lezizdir.”

Reklamlar

3 thoughts on “Hitagi Crab – 005

  1. Yeni bölüm için çok teşekkürler. Animesini bilmeme rağmen çok hoşuma gidiyor. Romanın havası bir başka oluyor. :D 009 olmamasına üzüldüm :'( Çevirin için teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s