Hitagi Crab – 004.1

2Her şey bahar tatilinde oldu.

Bir vampir tarafından ısırıldım.

Cep telefonları ve arabaların olduğu bir çağda, okul gezileri için yurtdışına gitmenin normal olduğu bir çağda.. Söylemesi utanç verici ama, bir vampir tarafından saldırıya uğradım.

Nefes kesici bir güzellikti.

Güzel bir canavar.

Çok güzel – bir canavar.

Okul ceketimin yakasının altında gizli olsa da ensemde ısırık izleri hala duruyor. Havalar ısınmadan, saçlarımı üstünü kapatana kadar uzatmayı planlıyorum. Daha da önemlisi – insanların vampirler tarafından saldırıya uğradığı tonla hikaye var. İnsanlar vampir avcıları gibi şeyleri severler; özel bir örgüt, kilisede ya da kiliseye bağlı özel bir tim ya da kendi ırklarını sırf seni kurtarmak için öldüren bir grup vampir- fakat, benimkine gelecek olursak, öylesine bir yabancı tarafından kurtarıldım.

İşte bu yüzden, insan halime geri dönmüştüm – Güneş ışığı, haç ve sarımsakla bir sorunum yok – ama farklı yan etkiler mevcuttu; bedensel yeteneklerim gelişmişti. Öyle diyorum da, fiziksel yeteneklerimden değil, metabolizmamın hızlanmasından bahsediyorum; yani iyileşebilme yeteneğim. Yanağım o falçatayla kesilmiş olsaydı gerçekten ne olurdu bilmiyorum ama zımbanın yaptığı yaranın iyileşmesi 30 saniyeden kısa sürdü. Diğer canlılara kıyasla, açıkçası epey hızlı.

“Oshino – Oshino-san?”

“Aynen öyle. Oshino Meme.”

“Oshino Meme, demek… kesinlikle moe bir isim.”

“Fazla bir şey bekleme. Otuz küsur yaşında bir herif.”

“Demek öyle. O zaman gençliğinde moe bir kişiliği vardı.”

“Gerçek insanları böyle yargılama. Onu geç, sen “moe” ve “kişilik” ne onu biliyor musun bir kere?

“Herkes bilir,” dedi Senjougahara, öylesine.

“Benim kişiliğime de tsundere‘ diyorlar, değil mi?”

“…”

Sana ‘tsundra’ diyorlar. (ÇN: “Tsundra” sesli söylendiğinde “tundra” gibi çıkıyor. Normalde tsundereler önce soğuk davranıp zamanla yakınlaşan, yani ısınan karakterlerdir. Tundra ise her zaman karlarla kaplı bir ot topluluğudur; yani Senjougahara’nın hep buz gibi olduğunu ima ediyor.)

Kısa laflaşmalar.

Hanekawa, Senjougahara ve benim gittiğim okul olan Naoetsu’dan, semt dışına kurulan bu dershaneye gelmek yaklaşık 20 dakikamızı aldı.

Kurulmuş olan.

Birkaç sene önce, ünlü dershanelerin akımından dolayı, bu küçük dershane maddi sebeplerden dolayı kapandı. Bu 4 katlı binanın varlığından haberdar olduğum zamanlar, bina dehşet verici bir boyutta bakımsızdı. Yani binanın geçmişi hakkında bildiğim şeyler tamamen söylentilerden ibaret.

Tehlikeli.

Özel mülk.

Giriş yasak.

Bina güvenlik bantları ve bir yığın posterle çevrili olmasına rağmen, etrafındaki çitlerin ortalarında bolca boşluk vardı. Yani girmesi de çıkması da mümkün ve kolaydı.

Ve bu döküntünün tam ortası Oshino’nun yaşadığı yerdi.

Evi olmasına karar verdiği yerdi.

Bahar tatiliyle birlikte, yaklaşık 1 ay oldu.

“Öyle ya da böyle, popom acıyor. Ve eteğim buruşmuş.”

“Benimle alakası yok.”

“Bahane uydurma. Liğme liğme ederim.”

“Neyi liğme liğme edersin!?”

“Bisikletine ilk kez bindiğim için bana biraz daha nazik olman gerekmiyor mu?”

E sen dememiş miydin o şekil bir naziklik, düşmanlık belirtisidir diye?

“Pekala, ne yapalım o zaman?”

“Mesela, minder olarak bana çantanı ödünç vermenle başlasak?”

“Kimseyi umursamaz mısın sen?”

“Benimle öyle gelişigüzel konuşma. Mesela dedim, değil mi?”

Neyle cevap vermiştim?

Mükemmel bir soruyla.

“Teh. Sana kıyasla, Mary Antoinette daha alçak gönüllü ve ılımlı.”

“Talebem olur.”

“Aranızdaki senelere ne oldu!?”

“Sözümü kesmeyi bırakır mısın artık? Hem aşırı samimisin. Gören de sınıf arkadaşıyız sanar.”

“Ama öyleyiz!”

Daha ne kadar inkar edecek?

Bu kadarı da fazla.

“Gerçekten… Senin gibi birisine dayanabilmek için bolca sabır gerekecek anlaşılan..”

“Araragi-kun, kurduğun cümle sanki burada sorunlu olanı, sen değil de, benmişim gibi göstermiyor mu?” dedi Senjougahara.

“Onu bırak da, çantan nerede senin? Elin boş geldin, değil mi? Çantan yok mu?”

Şimdi düşününce, Senjougahara’yı daha önce bir şey taşırken görmemiştim.

“Kitaplardaki her bilgi aklıma kazılı. O yüzden her şeyimi okul dolabıma bırakıyorum. Kırtasiyem yanımdaysa çantaya gerek duymuyorum. Beden Eğitimi dersi için kıyafet getirmeme de gerek yok zaten.

“Anladım.”

“Hem, ellerim dolu olursa, dövüşemem.”

“…”

Vücudu silahın ta kendisiydi.

İnsani silah.

“Pedimi okulda bırakmak hoşuma gitmiyor gerçi, beni endişelendiren tek konu bu. Başkalarından ödünç de alamıyorum, hiç arkadaşım yok malum.

“Bu kadar rahat olma.”

“Ne olmuş? Hijyen sonuçta, utanacak bir şeyi yok. Saklamak daha da iğrenç olmaz mıydı sence?

Saklaması ayrı bir problem.

Gerçi, kendine kalmış.

Bana yorum yapmak düşmez.

Daha da önemlisi, arkadaşlarının olmayışından sitem etmesi dikkatimi çekmişti.

“Ah, sahi.”

Umursadığımdan değil de, eteklerden bahsederken Senjougahara’nın da neticede bir kız olduğu ve eteğini kirletmek istemeyeceği aklıma geldi. O yüzden onun geçebilmesi için daha geniş bir giriş aradım ve yaklaşırken ona döndüm.

“’Kırtasiyeni‘ ben tutarım.”

“Ne?”

“Onları senin için taşıyacağım, hadi çıkar.”

“Ne dedin?”

Bana sanki çok saçma bir teklifte bulunmuşum gibi baktı. Sanki bende bir sorun varmış gibi.

“Oshino garip biri olsa da, benim kurtarıcım.”

Hem.

Hanekawa’nın da kurtarıcısı.

“Onun öylece tehlikeli birisiyle karşılaşmasına izin veremem, o yüzden kırtasiyeni ben taşıyacağım.

“Buraya vardıktan sonra bunu söylemeni beklemiyordum. Senjougahara bana baktı. “Beni kandırdın, değil mi?”

“…”

Oraya çekmek zorunda mıydın?

Senjougahara hiçbir şey söylemedi, ama yüz ifadesi ciddiyet ve anlaşmazlığın karışımını taşıyordu. Ayağının çevresine bakındı, ama birkaç defa bana bakmak için başını bana doğru çevirdi.

Daha içeri bile girmeden döneceğimizi sandım, ama bir süre sonra Senjougahara, “Anladım” dedi karar vermişçesine.

“Ellerini uzat.”

Uzatmamla, tüm kırtasiye malzemeleri eteğinden binlerce taçyaprağı gibi döküldü; sanki sihir gösterisinde bir illüzyon yapıyormuş gibi. Koridorda beni tehdit ettiği malzemeler buzdağının görünen kısmıydı sadece. Cepleri 4 boyutlu bile olabilirdi. Belki de 22. yüzyıla ait bir teknolojiydi. Onun yerine taşıyacağım dediysem de, tüm bunların çantama sığacağından şüphe duymaya başlamıştım.

Devlet, böyle birisinin ortalıkta elini kolunu sallayarak dolaşmasına izin vererek halkın güvenliğini hiçe sayıyor olmalıydı.

“Yanlış anlama. Bu, şu an sana güvendiğim anlamına gelmiyor.” dedi Senjougahara, tüm eşyalarını bana vermeyi bitirdiğinde.

“Güven, derken…”

“Eğer beni ayartmayı düşünüyorsan, böyle ıssız bir harabeye getirip de zımba olayının intikamını almayı düşünüyorsan, büyük bir hata yapıyorsun demektir.

“…”

Hah, bence de büyük bir hata yapıyorum.

“İyi dinle. Aramadığım her dakika, elemanlarımdan 5000 tanesi ailenin izini sürer.”

“Bir şey olmayacak.”

“Yani sadece 1 dakika mı sürecek diyorsun?!”

“Beni boksör falan mı sanıyorsun?”

Her şeyden önce, ne cürretle ailemi tehdit edersin.

Ne kadar çirkin.

5000 kişi, koca bir yalan.

Arkadaşı bile olmayan birisi için fazla cüretkar bir yalan.

“Ortaokula giden 2 kız kardeşin var, değil mi?”

“…”

Ailemi biliyor.

Yalan bile olsa, şaka yapmıyor.

Her neyse, yaralanmalara karşı etkisizliğimi ona gösterdiğim için olsa gerek, bana hiç güvenmiyordu. Oshino’nun güvene ne kadar önem verdiğini göz önüne alırsak, durum pek de iyi görünmüyordu.

Yapacak bir şey yok.

Şu andan itibaren, Senjougahara’nın sorunu.

Ben sadece rehberim.

Tel örgüleri geçtikten sonra, binanın içine girdik. Daha yeni akşam olmasına rağmen, epey karanlıktı. Bina uzun zamandır tadilat görmediğinden, yerler çok kötüydü; dikkatli olmazsan tökezleyebilirdin.

O an farkettim.

Boş bir teneke kutusu düşse, sadece boş bir teneke kutusu olurdu. Ama Senjougahara için, boş bir teneke kutusu ve normal ağırlığının 10 katı fazlası olurdu.

Uygun terimlerle düşünürsek..

On kat yer çekimi, yer çekiminin onda-biri.. Sıkıntı şu ki, mangalarda olduğu gibi kolayca tanımlanamıyor. “Ağırlığın az olması demek, fiziksel olarak daha hareketli olmak demek” gibi basit bir düşünce mümkün değil. Dahası, burası onun için yabancı bir mekan. Ne yazık ki Senjougahara’nın gözetim altındaki yabani bir hayvandan farkı yoktu.

On kat hızlı da olsa, gücü bunun onda-biriydi..

Eşyalarını bana vermekte neden o kadar isteksiz olduğunu anladım.

Ve, neden bir çanta taşımadığını.

“Bu taraftan.”

Elimi girişte duran Senjougahara’ya doğru uzattım, bileğinden kavradım ve yolu gösterdim. Senjougahara bu ani hareketime oldukça şaşırıp “ne” diye fısıldadı; ama beni yakından takip etti.

Advertisements

2 thoughts on “Hitagi Crab – 004.1

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s