Hitagi Crab – 002

Bakemonogatari_part2_cover copy

“Senjougahara-san?” Hanekawa gözlerinde şaşkınlıkla, başını yana eğdi. “Ne olmuş Senjougahara-san’a?”

“İşte – ” Duraksadım. “Sadece, merak ettim.”

“Hadi canım.”

“Ya işte, baksana, ismi çok garip değil mi?”

“Senjougahara bir yer adı.” (ÇN: Efsaneye göre, Nantai Dağı ve Akagi Dağı tanrılarının savaştığı yer)

“Eh, o değil, ilk adından bahsediyorum.”

“Yanılmıyorsam, ilk adı Hitagi, değil mi? O kadar da garip değil. Yanlış hatırlamıyorsam, bayındırlıkla alakalı bir terim.” (ÇN: 土木 = Toprak + Ağaç)

“Gerçekten her şeyi biliyorsun…”

“Her şeyi bilmiyorum. Sadece ne biliyorsam onu biliyorum.” Hanekawa cevabımdan hoşnut gibi görünmese de, ısrar etmedi ve düşüncesizce eleştirdi. “Başka insanları farketmek Araragi-kun için pek nadir bir durum.”

Onu alakadar etmeyeceğini söyledim.

Hanekawa Tsubasa.

Sınıf temsilcisi.

Sınıf temsilcisi havası taşıyan bir kız; gözlükleriyle, sonsuz kurallarıyla, öğretmenlerle son derece ciddiyeti ve popülerliğiyle, bugünlerde sadece anime ve mangalarda bulunan, türünün son örneği.

Doğduğundan beri sınıf temsilcisiydi; etrafında tüm hayatı boyunca sınıf temsilciliğine devam edeceğini söyleyen bir hava var, ve tüm temsilcilerin temsilciliğine. Tanrı tarafından sınıf temsilcisi olmak için gönderildiğine dair söylentiler var (aslında, bunları sadece ben diyorum.)

Okulun ilk iki senesi farklı sınıflardaydık ve anca üçüncü senemizde aynı sınıfa düştük. Aynı sınıfa geçmeden önce bile, Hanekawa’nın varlığından haberdardım. Barizdi; Senjougahara sınıfın birincisiyse, Hanekawa okulun birincisiydi. Onun için 5-6 derste tam puan almak çocuk oyuncağıdır ve şimdi bile, o insanlık dışı başarısını hatırlayabiliyorum. İkinci senemizin ilk dönemindeki son sınavlarda, Beden Eğitimi ve Güzel Sanatlar dahil, yaptığı tek yanlış Tarih sınavındaki tuzak soruydu. Çok ünlüydü, istesem de istemesem de onun hakkında bir şeyler duyardım.

Ve.

Maalesef, hayır, bu iyi bir şey olabilir, ama sinir bozucu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hanekawa insanlara bakmakta iyi, çok nazik birisi. Ve acı gerçek ki, çok da azimli. O kadar ciddi ki, eğer kafasına bir şeyi koyarsa, bir an olsun bile sendelemez. Bahar tatilinde, şu an bitmiş olması gereken ufak bir hadise yüzünden, aynı sınıfta olup olamayacağımızı bilmediği hâlde, iddia etmişti: “Seni kesinlikle daha iyi yerlere taşıyacağım.”

Ne suçlu ne de sorunlu bir çocuk olmayan ben için, sınıfında aksesuardan başka bir şey olmayan ben için, söyledikleri sarsıcıydı. Onu bu kararından ne kadar vazgeçirmeye çalıştıysam da, beni temsilci yardımcısı olmaya zorladı.

İşte o yüzden bugün, 8 Mayısta, Haziranın ortasında yapılacak olan Bunkasai planlaması için okuldan sonra burada kaldık. (ÇN: Bunkasai, üniversitelerde yapılan bir festival. Konserler verilir, yemekler ve çeşitli şeyler sergilenir; böylece okula yeni yazılmak isteyen öğrenciler veya okulla ilgili kafasında soru işareti olan aileler okul ortamını görmüş ve öğrencilerle kaynaşmış olur)

“Gerçi Bunkasai’dan bahsediyoruz, biz daha üçüncü sınıftayız. Öyle geniş çaplı bir şey yapamayız çünkü yakında sınavlarımız olacak.” dedi Hanekawa.

Tüm sınıf temsilcilerinin temsilcisinden beklendiği gibi, sınavları festivallerden daha çok önemsiyor.

“Anketlerle fikir toplayarak vakit kaybetmek yerine, neden bazı planlar hazırlayıp sınıfa oylatmıyoruz?”

“Kulağa hoş geliyor. Demokratik.”

“Her zamanki gibi, çok olumsuz bir şeymiş gibi gözükmesini sağladın. Sanki çoktan yenilmişsin gibi.”

“Yenilmedim. Zayıf noktalarımı hedef alma.”

“Neyse, referans olsun diye soruyorum, Araragi-kun, geçtiğimiz 2 senede festival için ne yaptınız?”

“Perili Ev ve Cafe.”

“Anladım… normal. Fazla normal. Sıradan bile denebilir.”

“Galiba.”

“Sıradan iyi bir şey de olabilir.”

“Hadi oradan.”

“Ahaha.”

“Stantların çoğu sıradan olacak, bizimkisi o kadar mı kötü? Sadece konukları eğlendirmekle kalmayacak, işleri kendimiz için de ilginç hâle getireceğiz… Demişken, Senjougahara – festivallere katılmıyor, değil mi?”

Geçen sene katılmadı – ve ondan önceki sene de.

Sadece festivaller de değil. Senjougahara muhtemelen normal ders saatleri dışında olan hiçbir aktiviteye katılmıyordur. Hadi spor festivalleri neyse, kampların veya gezilerin de bir tanesine bile dahil olmuyor. Sebebiyse, doktorunun en ufak fiziksel aktiviteyi yasaklamış olması, ya da o tarz bir şeyler. Şimdi düşününce, tuhaf. Bedeni fazla çalıştırmak neyse; ama fiziksel aktiviteleri tamamen yasaklamak –

Ama, ya –

Ya ben yanılmışsam.

Ya Senjougahara’nın ağırlığı yoksa.

Diğer normal sınıflardan farklı olarak, sahiden, kalabalık gruplar tarafından çevrileceği durumlarda, beden eğitimi dersleri gibi, dokunulma şansı daha da artacak ve aktivitelere katılma gibi bir durumu kesinlikle mümkün olmayacak.

“Senjougahara için endişeli misin?”

“Pek sayılmaz.”

“Sonuçta erkekler zayıf ve hasta kızlarla ilgilenir. Çok sapıkça.” Hanekawa takıldı.

Göreceli olarak tercih edilebilir bir andı.

“Hasta, ha…”

Sanırım ona hasta diyebilirdiniz.

Ama o şey bir hastalık olarak sayılır mı?

O şeyi hastalıktan farklı bir şey saysak sorun olur mu?

Vücudun bir hastalık sebebiyle zayıflaması gayet anlaşılabilir bir şey; ama o şey hastalıktan çok daha başka bir şey.

En tepedeki merdivenden, neredeyse dans edermişcesine, incecik bir kız düştü. Onu yakalamaya çalışanın garanti yaralanacağı bir durumdu.

Ona karşın, en ufak bir darbe bile olmamıştı.

“Senjougahara hakkında benden fazla şey bilmen gerekmiyor mu? Sonuçta, Senjougahara’yla 3 yıldır aynı sınıftasın.”

“Öyle tabii – ama kızlar, diğer kızlar hakkında daha çok şey bilir.”

“Diyorsun…”

Alaycı bir gülüş.

“Eğer bir kızın problemleri varsa, bunu erkeklere açmaz, haksız mıyım?

“Doğru.”

Tabii ki doğru.

“O yüzden… bunu sadece sınıf başkan yardımcısından sınıf başkanına bir soru olarak düşün. Senjougahara nasıl birisi?”

“Şey.”

Benimle konuşmaya başladığı andan beri bir an bile duraksamadan yazmaya devam eden Hanekawa (“Perili Ev” ve “Cafe” kelimelerini “Festivalde yapılacak şeyler” listesinin başına yazdı, sildi ve tekrar yazdı), durdu ve kollarını göğsünde kavuşturdu.

“Senjougahara, şey, ailesi ilk bakışta biraz tehklikeli duruyor; ama o sorunsuz, örnek bir öğrenci. Zeki ve temizlik görevlerini aksatmıyor.”

“Tartışmasız. Ben bunları zaten biliyorum. Bilmediğim şeylerden bahsediyordum.”

“Ama onunla sadece bir aydır aynı sınıftayım. Bilmediğim şeylerin olması gayet bariz. Golden Week’i de unutmayalım.”

“Evet tabii, Golden Week.”

“Golden Week ile ilgili bir mesele mi var?”

“Bir şey yok. Lütfen devam et.”

“Ah… Tabii. Senjougahara öyle uzun uzun anlatılacak birisi değil, pek arkadaşı varmış gibi de görünmüyor. Onunla iletişime girmeye çalıştıysam da, etrafında bir duvar örülüymüş gibi hissettiriyor…”

“…”

Beklendiği üzere, herkesin içini okuyor.

Elbette, soruma böyle bir cevap gelmesini bekliyordum.

“Bu – gerçekten çok zor” dedi Hanekawa.

Bu hakkı kendinde görerek.

“Hastalığı yüzünden de olabilir, sanırım. Orta okulda daha enerjik ve canlı birisiydi.”

“Ortaokul demişken – Hanekawa, Senjougahara’yla aynı ortaokula mı gittiniz?”

“Eh? Bunların hepsini bana bu yüzden sormamış mıydın?” Şaşırmıştı. “Aynı ortaokula gitmiştik, Kiyokaze Devlet Okulu. Aynı sınıfta olmadığımız hâlde, Senjougahara epey meşhurdu.”

“Senden daha fazla, demek istedin herhâlde” demeyi istedim, ama söylemedim. Hanekawa ünlü muamelesi görmekten nefret ederdi. Gerçi kendine yeterince güvendiğini düşünmüyorum, kendini “tek iyi tarafı zekası olan normal bir kız” olarak görüyor gibiydi. Onun açısından, ders çalışmak herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şeydi.

“Çok zarifti ve sporda çok iyiydi.”

“Sporda iyi…”

“Atletizmde adeta bir yıldızdı. Birkaç rekor da kırmıştı sanki.”

“Atletizm…”

Bu demek oluyor ki.

Ortaokulda o şeye sahip değildi.

Enerjik ve canlı – yani, açıkça, Senjougahara’ya baktığınızda açıkça hayali bile edilemeyecek bir şey; Senjougahara’ya tam şu an baktığınızda düşünmesi bile mümkün olmayan bir şey.

“İşte bu yüzden, hakkında çok şey duydum.”

“Duydun?”

“Düşünceli, nazik biri olduğunu duydum. Ayrıcalık yapmadan herkese eşit davrandığını, ve iyi bir aileden geldiğini duydum. Güzel bir malikanede kalıyor, babası uluslararası bir şirketin başında ve o kadar zengin olmasına rağmen züppe falan da değil. Bizden epey üstün, ve daha da fazlasını hedefliyor.”

“Kulağa sanki Süperkadın gibi geliyor.”

“Eh yani, yarı yarıya doğru olabilir.”

Söylenti her yerde söylenti.

“Tabii, bunlar hep o zamanlar söylenen şeylerdi.”

“O zamanlar.”

“Liseye geçtikten sonra, hasta olduğunu duydum. Yine de, bu sene aynı sınıfa geçtiğimizde onu görünce şok oldum. Sonuçta, sınıfın köşesine yapışıp kalacak bir tip değildi.”

Bencilce öyle takılıyordu, dedi Hanekawa.

Kesinlikle bencilce bir tavırdı.

İnsanlar değişir.

Ortaokuldan liseye kadar, insanların değişeceği bariz. Ben değiştim, ve Hanekawa da ayrıca değişmiş olmalı. Bu yüzden Senjougahara’nın da değişmiş olması gayet normal. Sorunlarla karşılaşmış olmalı, ve belki de gerçekten hastalanmıştır. Neşeli benliğini kaybetmesinin gerçek sebebi de bu olmuştur. Enerjisini kaybetmiş olmalı. Herkes hastayken depresifleşir. Özellikle geçmişte neşeli, enerjik bir yaşam sürdürdüyse. Bu yüzden, tahminim doğru olmalı.

O şey bu sabah olmuş olmasaydı.

Diyebilirim.

“Ama – Senjougahara hakkında böyle şeyler söylememeliyim sanırım.”

“Ne?”

“Geçmişe kıyasla, şimdilerde daha güzel.”

“….”

“Varlığı – çok narin.”

Sessizlik – Tam üstüne basmıştı.

O.

Narin varlık.

Bir varlığı – yoktu.

Sanki bir ruhmuş gibi?

Senjougahara Hitagi.

Hasta bir kız.

Ağırlığı olmayan – bir kız.

Bir şehir efsanesi.

Dedikodu sebebi.

Söylentilerin bel kemiği.

Yarı yarıya doğruydu, demişti.

“Ah, tam şu an hatırladım.”

“Eh?”

“Oshino beni aradı.”

“Oshino-san? Ne için?”

“Bir şey – Yani, muhtemelen işine yardım etmemi istiyor.”

“Anladım.” Hanekawa’nın yüzünü okumak imkansızdı.

Ani konu değişimi – daha çok, konuyu bariz bir şekilde toparlamaya kalkışmak, kuşkulu gözüküyordu. “İşine yardım etmek” ağzımdan bir anda çıkmıştı. İşte bu yüzden zeki insanlarla iyi anlaşamıyorum.

Muhtemelen ne düşündüğümü tahmin edebiliyor.

Sesimi sakin çıkmaya zorlayarak, kalktım.

“O zaman, şimdi, gitmem lazım. Kalanı sana bırakıyorum, Hanekawa?”

“Bugünü telafi edeceksen, sorun yok. Pek bir şey kalmadı zaten, o yüzden bugünlük gitmene izin veriyorum. Oshino-san’ı daha fazla bekletmemelisin.”

Hanekawa bunu benim hatrım için söylemişti.

Oshino’nun adını kullanmak iyi bir seçim olmuştu. Oshino ikimizin de velinimetiydi; ona nankörlük etmeyi hiç istemeyiz. Yani, tabii ki de bu benim için çok önemliydi ve yalan da sayılmazdı.

“O zaman, festival için, kararları ben versem sorun olur mu? Gerçi daha sonra onay almak için birlikte gideceğiz.”

“Sorun olmaz. Kalanı sana bırakıyorum.”

“Oshino-san’a benden selam söyle.”

“Söylerim.”

Ve sınıftan dışarıya adımımı attım.

Advertisements

One thought on “Hitagi Crab – 002

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s